ANARCHISTALES

• •

Musallasını Terk Edemeyen Hayalet

Harabelerin içinde, donmuş insan ve hayvan cesetlerini parçalayan leşçillerin kanlı ağızlarını görmek, hırlayıp ulumalarını dinliyorum. Sıranın ne zaman bana geleceğini bilmesem de bir gün mutlaka geleceğini biliyorum. Edgin’e ayaklarımda ayı kürkü kaplı botlar, üstümden artık dökülen eski elbiselerim ve askeri sırt çantamla nihayet varmak üzereyim. Parmak uçlarım, burnum, kulaklarım mosmor… Ayak parmaklarıma bakmayalı günler oluyor… Bu amaç için yüzyıllardır aranan kayıp Ulgolagac Hamam’ını ve kadim yazıtlardaki musallasını terk edemeyen hayaleti bulmuş, onun iznini almıştım. Şimdi önümde uzanan bu sonsuz buz ovasında, belki günler belki aylarca uzakta, bulutlara yükselen o dağ… Igadnasah Volkanı…

* * *

Uzun zaman önce…

Sağ bacağını dizinden kırarak toplamış, yoğun buhar altında güçlükle seçilen biçimli vücudu göbektaşında kıpırtısız uzanıyor. Kara bir güneşin kapkara ışınları gibi damarlı beyaz mermere dağılmış saçlarının diplerinde ve alnında biriken ter damlaları kubbedeki hava deliklerinden sızan karbeyaz ay ışığıyla parıldıyor. Sağ elinin ince parmakları suyun uyardığı çıplak meme ucunun kahverengisinde daireler çizerken diğer eli kasık üçgeni üzerinde bir aşağı bir yukarı belli belirsiz gidip geliyor.

Parmaklarında o belli belirsiz hareketler olmasa, onu tam zamanında ölmüş bir kadın, başarıyla yontulmuş bir ağaç ya da inanılmaktan çoktan vazgeçilmiş antik bir tanrıça sanmak için her türlü nedene sahiptim. Aylar sonra gördüğüm ilk insan.

Varlığımı fark edince kıpırdanır, bana döner, en azından kim olduğumu sorar diye düşünüyorum. Hiçbiri olmuyor. Varlığımı fark etmediği için değil, fark edilebilir varlığımın herhangi bir şeyi kesintiye uğratacak, herhangi bir dikkati üstüne çekecek gücü olmadığı için.

“Rahatsız etmek istemedim, girişte kimseyi göremedim; sadece…” dedim beyhude bir çabayla. Açıklama yapmaya çalışarak kendimi salak durumuna düşürdüğüm için ateş bastı. Ağır adımlarla suyun gür aktığı kurnalardan birinin yanına oturup dışarıdaki eksi otuz altı derece soğuktan korunmak için giydiğim kat kat giysileri iki aydır su değmemiş bedenimden çıkarıp çantamın içine tıkıştırmaya başladım.

Böyle bir yerin varlığı birinci, içinde bir kadın varlığı ikinci olasılıksızlık. Olasılıksız kere olasılıksız… Buna karşın gerçekliği sorgulayacak durumda değilim. İyileşmem, devam etmem gerek. Sırtımda, boynumda, göğsümde ve sağ bacağımdaki derin yaraları mikrop kapmaması için yıkayacak, birkaç kıyafetimi yırtıp bandaj yapacaktım.

Kurumuş kan pıhtıları sıcak suyla yumuşayıp geride kızıl yollar bırakarak akıyor, suyun verdiği rehavetle kesintisiz ve uzun süren buz yürüyüşümün neden olduğu yorgunluk, göz kapaklarımın üzerine hiçbir gücün kaldıramayacağı bir ağırlık bırakıyor.

* * *

Suyun çeşmeden kopup altındaki havuzu doldurup taşarırken çıkardığı ses eşliğinde ne kadar uyuduğumu bilmiyorum ama kadının metalik, acı ve tiz sesinden dökülen şarkı kulağımdan girip beynime hece hece, nota nota yazılıyor, her satırın ardından göz kapaklarım açılmaya çalışıyor.

*

Eski bir plak takılmış da, hep aynı çiziği aşamıyor dilinde gizli iğne

İsyan görülebildiği kadar duyulmalı da

Sessizliğin labirentlerinde kaybolma

Nezaketle yıktığımız dünyalarımıza dön bir bak

Musallasını terk edemeyen bir hayaletim, gör beni

*

Artık başka bir gezegen

Bambaşka bir evren

Nasıl karanlık bir uzay

Ağırdan doğsun diye asırlarca beklenecek gün

Soluğundan sarkan buz

Damarımda saplı

Tam da varla yoğun arasına seslerimizi çiz

*

Buharın içinde doğrulup göbektaşına yaklaşıyorum, kadını ilk gördüğüm anda nasılsa hala öyle. Uyurken duyduğum şarkıyı söylemiş olabilecek başka biri olup olmadığını kontrol etmek için tereddütlü bir telaşla sağıma ve soluma bakıyorum. Kimse yok. Şarkı rüyamda söylenmediyse kadın söylemiş olmalıydı.

“Az önceki şarkı…” deyip susuyorum. Gözleri geldiğimden bu yana aynı noktaya bakıyor, yüzünde en küçük bir kıpırtı yok.

“Ne kadar zamandır uyuduğumu sormamın sakıncası var mı?” diye soruyorum. Niyetim varlığımı kendime ispat etmekten başka bir şey değil belki de. Bunun dışında ne kadar zamandır uyuduğumu gerçekten de merak ediyordum.

“12:07’den beri uyuyorsun, zaman 12:10 oldu, güneş doksan iki kez doğdu. Benimle sevişmek ister misin Oahc?” Sesi cızırtılı bir radyodan, oyuncak bir robottan geliyor gibiydi.

Utanç dolu bir zorunlulukla gülümsemeye çalışıyorum, ne söylemem ve ne yapmam gerektiği hakkında bir fikrim yok. “Böyle bir teklifi kabul etmemek büyük kabalık olur fakat…” dedikten sonra neyin doğru olduğuna saliseler içinde karar veriyorum. Ayrıca adımı biliyor olmasının beni ürküttüğünü söyleyemeyeceğim için “seni tanımıyorum, yine de teşekkür ederim, belki başka zaman.” diye acemice bir cevap düşüveriyor içimden.

“Yaraların ve vücudundaki yazılar” dedi, “yerleri değişiyor.”

Vücuduma baktım. Dövmelerim telaşlı bir hareket halindeydi, sağ bacağımdaki yara karnıma doğru çıkıyor, boynumdaki omzuma doğru iniyor dolayısıyla acıyan, ağrıyan yerlerim değişiyordu.

“Farkındayım, her karar alışımdan sonra geçmişim değişiyor, şimdi de seninle sevişmeyi seçmediğim için geçmişim yeniden düzenleniyor, seçseydim yine değişecekti.”

“Yine de buradasın.”

“Buraya gelmemin nedenleri değişti yalnızca. Buraya sığınıp yaralarımı tedavi etmek ve dinlenmek amacıyla girmiştim. Şimdi o yola seni bulmak için çıktığımı hatırlıyorum. Bu nedensellik hafızamda yerli yerine oturduktan sonra vereceğim ilk kararda yeni şeyler hatırlayacağım.”

“Ben Nitsirk” dedi ürkütücü metalik sesiyle, oldukça güzel olmasına karşın ondan korkuyordum. Neden onu bulmam gerektiği henüz zihnimde oluşmamıştı. “Edgin’e doğru git, Igadnasah Volkanı’nın çevresinde bir grup insan yaşıyor, orada toprak ısındığı için tarım yapabiliyorlar.”

“Orada ne bulacağım?”

“Postacı Autrom… Onu bul, onun yolcusu ol. Bu yolculukta uzun süre rüyalarında göreceğin bir kadınla birlikte olacaksın.”

“Rüyamda kimseyi görmüyorum ayrıca biriyle buluşmak niyetinde değilmişim gibi geliyor Bayan Nitsirk.”

“Sana niyetini değil, kaçınılmaz kaderini söylüyorum, ona karşı direnerek veya teslim olarak ulaşmak senin elinde.” dedi musallasını terk edemeyen hayalet.

* * *

Buz ovasını nihayet geride bırakıp dinlenmek için girdiğim Edgin’in o karanlık salaş barında, sol taraftan bitkin kalabalığı yararak gelen yüksek silindir şapkalı, frak giymiş, solgun zayıf ve uzun adam bir cenazeye katılacakmışçasına ağır ve isteksiz adımlarla üstüme doğru yürürken, daha içlerde ise belini iyiden iyiye sıkıştıran korsenin sıkıntısıyla başındaki mantillanın dantelini, yenerek kısaltılmış tırnağıyla kaşıyan kadının da gözleri üzerimdeydi. Bir şey bekliyor görünen genç kadının, kimsenin dikkatini çekmemeye çalışarak oturduğu ahşap masadan, henüz içeri girmiş olan hırpani bir insan kalıntısı olan sadece bakışlarıyla beni öldürmeye çalıştığını iddia edebilirdim. Kadını tanıyorum, buraya gelene kadar uyuduğum her taşın altında rüyalarımı, uzun yolculuğumun her adımında aklımı işgal eden kehanetteki kadın bu. Başkası değil.