
Doğada cumartesi yok ama neşesi var, pazar da yok ama akşamdan kalmalığı var, pazartesi de yok ama sendromu var. Dolayısıyla herhangi bir şeyin varlığını etkilerinden anlıyor veya benzer etkilerin tümünü zihnimizde birleştirip üstüne yapıştırdığımız etiketin altındaki boş kutuyu “şey” sanıyoruz. En azından eğilimimiz bu yönde. Teizm-ateizm tartışmalarında safımı da buna göre belirliyorum. Olmasaydı binlerce yıldır birbirimizi O’nun adına öldürmez, O’nun adına ölüme gitmez, O’nun adına süslü binalar yapmazdık. Genel olarak kahramanın yokluğunda Godot’yu beklemenin sakıncası olmasa da huyum gereği on dakika daha gelmezse ben giderim.
*
Evren beş yüz milyar yıl sonra yok olacak! Bir an korktunuz değil mi? Tamamen kafadan uydurduğum evrenin ölüm tarihini yazarken ben bile irkildim. Sonra aklıma geldi, bu benim sorunum değil, ben o zaman hayatta olmayacağım, dünya olmayacak, güneş olmayacak, sistemimiz olmayacak, galaksimiz… biraz daha düşündüm de; biri, evrenimize, beş yüz trilyon yıl sonra içinde büyüdüğü, özgürce koştuğu boşluğun/hiçliğin başına gelecek bir felaketi haber verse, acaba evrenimiz irkilir miydi yoksa “beş yüz milyar yıl sonra olmayacağım zaten” der miydi? Sahi bir sonsuzluğun içine kaç tane beş yüz milyar yıl sığabilir ki?
Sanırım doğada beş yüz milyar da yok.
*
Haftanın yorgunluğuna iklim krizine bağlı sıcaklar da eklenince gerçek bir depresif oluyorum. Bir yandan kronolojisini belirleyip köprülerini yazmam gereken Autrom Evreni hikayeleri zihnimi zorluyor bir yandan içinde yaşadığımız evreni anlama çabam, diğer yandan da her biri sonsuz değişken barındıran insanlar… Doğada olmadığı halde bulduğumuz en güzel şey hafta sonu tatili olabilir. Ayaklarımı uzatmak, buz gibi kola eşliğinde üstüne kussan belli olmayacak kadar karmakarışık bir pizza yerken Person Of Intrest’in tüm bölümlerini tekrar izlemeye başlamak, izlerken kendi kendime bir sürü soru sormak, kendi kendimi yanıtlamak, kendi kendime hak vermek harika olabilir. Ama ne derler bilirsiniz, siz plan yaparken tanrılar gülermiş.