ANARCHISTALES

• •

Sonava Yarığı / Ayasrava

Ayasrava steplerinden Nitsirk’e giden patikaya çıktıklarında Autrom başını ölü bir devin gözü gibi görünen göğe, kendilerini her yerde izleyen kuyruklu yıldıza çevirdi. Kiralık bir katil, ağabeyinin paçasındaki küçük kardeş, vicdanı titreten bir suç gibi peşlerinde olan yıldıza… Donmuş toprak, kuru hava, taş çatlatan ayazı umursamamakta zorlandı ve frağının yakalarını dikerek soğuğun etkisini kırmaya çalıştı. Nafile… Eteğinde yolculuk yaptıkları dağdan inen sis, ağır ağır etkisini arttırıyor, Autrom’un yolu görmesini güçleştiriyordu. Kaslarını gevşetti, gözlerini yeniden sert çalıların çevrelediği patikaya çevirdi. Atlarına: “Size güveniyorum.” dedikten sonra kırbacını şaklattı.

Gidiş yönünün tersinde oturan Neven, elindeki buketteki gülleri maharetli tombul parmaklarıyla hızlıca saydıktan sonra oturduğu bankta sağa kaykılarak başını posta arabasının camına dayadı. Dışarıda kar atıştırmaya başlamış, uzak tepeler beyaza bürünmüştü. İçine çektiği derin nefesi saldığında mor dudaklarının arasından ölüm beyazı buhar kabinde dağıldı. Nityez, Tahabes’in göğsüne dayadığı yüzünü Neven’e çevirdiğinde küçük kızın kapkara dudaklarının kenarından Tahabes’in sütü sızarak çenesine doğru iki ince beyaz yol çizdi. Nityez, karşısında donmak üzere olan çocuğa bembeyaz dişleriyle gülümserken Neven bu gülümsemeye boş gözlerle bakarak karşılık verdi. Tahabes Neven’e “İstersen Nityez’le arkadaşlık yapabilirsin, hem yolculuk boyunca sıkılmazsınız.” dedi. Neven Tahabes’ten Nityez’e devirdi gözlerini, küçük kızı alıcı gözle süzdü “Olur” dedi, Nityez’in elindeki hayali bir topun çevresine sürekli bir şey sarıyor gibi davranmasına aldırmadan. “Bu bir bilmece” dedi Neven “Bir tahmin oyunu.” Nityez heyecanla gülümsedi, hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı neredeyse elindeki hayali topla oynamayı bırakacaktı. “Elimdeki bukette kaç gül var?” diye sordu. Nityez’in mutlu heyecanı, yerini buz gibi bir huzursuzluğa bırakırken Tahabes ve o ana kadar olan biteni izleyen Oahc’ın öfkeli gözleri Neven’e döndü.

Dışarıda sert rüzgarlar esmeye başlamıştı; atlar yürümekte, Autrom ise kontrol etmekte zorlanıyordu. Arabanın çatısında, Nityez ve Neven’in tam üstünde, sarıldığı battaniyede cansız yatan Terzi’nin uzun lacivert saçları battaniyeden çıkıp rüzgarda savrulmaya başladı.

Gidiş yönünün tersinde oturan Natan, elindeki buketteki gülleri maharetli tombul parmaklarıyla hızlıca saydıktan sonra oturduğu bankta sola kaykılarak başını posta arabasının camına dayadı. Dışarıda ılık bir yağmur atıştırmaya başlamış, uzak tepelerde gelincikler, beyaz papatyalar yemyeşil çimenlerin arasında damlaları kucaklıyor, tarla fareleri, sincaplar, tavşanlar etrafta koşuşuyor; sığırcıklar ve serçeler uçuyordu. İçine çektiği derin nefesi saldığında pembe dudaklarının arasından küçük bir tükürük baloncuğu çıktı. Sıcağın etkisiyle bastıran uykusunu toparlanarak dağıtan Natan, elinin tersiyle gözlerini ovuşturdu. Kumap, Tahabes’in göğsüne dayadığı yüzünü Natan’a çevirdiğinde küçük kızın kızıl dudaklarının kenarından Tahabes’in sütü sızarak çenesine doğru iki ince beyaz yol çizdi. Kumap, karşısında uyumak üzere olan çocuğa nezaketle gülümserken Natan bu gülümsemeye boş gözlerle bakarak karşılık verdi. Tahabes Natan’a “İstersen Kumap’la arkadaşlık yapabilirsin, hem yolculuk boyunca sıkılmazsınız.” dedi. Natan Tahabes’ten Kumap’a merakla çevirdi gözlerini, bembeyaz giysiler içindeki küçük kıza muzipçe gülümseyerek “Olur” dedi; Kumap’ın kollarının arasında hayali bir şeye sürekli bir şey sarıyor veya salıyor gibi davranmasına aldırmadan. “Bu bir bilmece” dedi Natan “Bir tahmin oyunu.” Kumap heyecanla gülümsedi, hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladı neredeyse kolları arasındaki hayali şeyle oynamayı bırakacaktı. “Elimdeki bukette kaç gül var?” diye sordu Natan. Kumap’ın mutlu heyecanı yerini terli gibi bir huzursuzluğa bırakırken Tahabes ve o ana kadar olan biteni izleyen Oahc’ın öfkeli gözleri Natan’a döndü.

Dışarıda yağmur hızlanmaya, o ana kadar ılık ve hafif esen rüzgarsa sert esmeye başlamıştı. Arabanın üstünde sol tarafta oturup kanaviçesine uçsuz bucaksız huzurlu bir kır işleyen Terzi, patikanın suyla dolan çukurlarına girip çıkan arabanın sarsıntısı ve şiddetlenen yağmur yüzünden iğneyi kontrol etmekte zorlanıyor, uzun lacivert saçları ve elbisesi ıslanıp ağırlaştıkça tenine yapışıyordu. Kolundaki lacivert iğnedenlikte altın iğ geçirili iğneyi alıp kanaviçesindeki kıra güneş işlemeye başladığında bulutların arasından güneş kendini göstermeye başladı. Fakat ne işlerse işlesin önünde kara bulutlar toplanıyor, şimşekler çakıyor, posta arabası bir kasırganın içine doğru gidiyordu.

Gidiş yönünün tersinde Neven ve Natan’ın ortasında, dizlerinin üstünde içinde eldivenleri olan şapkasını tutan Bay Oahc, iki memesini de iştahla emen Nityez ve Kumap’ı izliyordu. Sağ yanı donan, sol yanıysa sıcaktan sıkılan Bay Oahc ellerindeki gülleri maharetli tombul parmaklarıyla hızlıca sayan Neven ve Natan’ın her şeyi aynı anda yapmalarına şaşırdı. Sonra oturduğu bankta sağa sola kaykılarak sırtını rahatlatmaya çalıştı. Bayan Tahabes’in sağ yanı kırağı kaplanmış gibi gri ve mat, sol yanı ise canlı ve parlaktı. Bay Oahc yolun sağında dışarıda kar atıştırmaya başladığını, uzak tepelerin beyaza büründüğünü, sol tarafındaysa ılık bir yağmur atıştırmaya başladığını, uzak tepelerde gelinciklerin, beyaz papatyaların yemyeşil çimenlerin arasında damlaları kucakladığını, tarla fareleri, sincaplar ve tavşanların etrafta koşuştuğunu, oyunbaz küçük kuşların birbirleriyle yarışırcasına uçtuklarını gördü. Kızlar Bayan Tahabes’in memelerini bıraktıklarında ikisinin de dudaklarının kenarından kan sızıyor, Bayan Tahabes ise açıkta duran ve uçlarından kan damlayan memelerine ve yarısının adeta ölü diğer yarısınınsa hayat dolu göründüğüne aldırmadan şefkat ve huzur içinde gülümsüyordu. Kumap’ın kolları arasındaki beyaz yün ip Bayan Tahabes’in kucağında griye, Nityez’in avucundaki yumak topunda siyaha dönüşüyorken, Bayan Tahabes’in önerisiyle çocuklar oyun oynamaya hazırlanıyor, yolun solunda gök gürültüleri ve şimşekler, sağında ise tipi ve kar fırtınası sarp kayaların arasından huzursuz bir ıslıkla adeta hiçbir şeyin kolay olmayacağını fısıldıyordu.

Bay Oahc, çocukların oyunu başlamadan önce doğrularak hareket halindeki posta arabasının kışa bakan kapısını açtı. Arkada çatıya uzanan dar, demir merdivenlerden Terzi’nin cesedinin bulunduğu tarafa tırmanırken Bay Autrom arkasına döndü: “Bu yaptığınız çok tehlikeli Bay Oahc, eğer araba durmadan inecek olursanız hangi zamana düşeceğinizi bilmemiz mümkün olmayacaktır. Sizi zamanda kaybetmek istemeyiz. Bu yüzden lütfen yerinize dönün.” Bay Oahc uyarıya aldırmadan tırmanmayı sürdürdü ve Terzi’nin sarıldığı battaniyeye tutunarak arabanın tavanın üstünde bağdaş kurup oturdu. Sağında Terzi, solunda Bay Autrom arabayı iki farklı mevsimin içinde sürüyorlarken Bay Oahc, aynı zamanda battaniyenin içinde donmuş mosmor cesediyle uzanan Terzi’ye tutunarak dengesini sağlayabiliyordu.

Rüzgarın uğultusu içinde Bay Oahc bağdaş pozisyonunu değiştirip dizlerinin üzerinde doğruldu; elini alnında siper ederek yolun sonuna dikkat kesildi, “Nitsirk orada!” diye bağırdı, “Kubbelerini görebiliyorum.”

Terzi ve Bay Autrom dizleri üzerinde doğrulan Bay Oahc’a dönüp göz göze gelmekle yetindiler. Yolun sağında kalan Nitsirk Hamamı’nın üstünde kara bulutlar toplanmış şimşekler çakıyorken, yolun diğer yanında uzanan harabeye dönmüş kent, kar altında yatan bir ölü gibi yatıyordu.

Sis yoğunluğunu arttırdıkça Bay Autrom’u artık göremeyen Bay Oahc’ın sol yanı donuyorken sağ yanı sırılsıklamdı, o sıra iri yağmur damlaları altında ıslanırken bir yandan da kanaviçesine hızlıca kurtuluş yollarını nakşetmeye çalışan Terzi’ye seslenmeyi denedi: “Oraya varabilecek miyiz?”

Terzi’den omuzlarını silkelemek ve homurdanmak dışında cevap gelmedi.

Hedefi görüyor ama yaklaşamıyor hissiyle umutsuzluğa kapılan Bay Oahc tekrar seslendi: “Kızlardan kurtulmalıyız!”

Terzi arkasını döndüğünde gözleri merakla açılmıştı: “Hangi kızlardan?”