
Yüksekokulda sevgilisi tarafından terk edildiğinde öleceğini sandı. Ne derslere ne sınavlara devam edebildi. Oda arkadaşı okula giderken de döndüğünde de onu duvara bakarken buluyordu. Yere bağdaş kurmuş gecekondu mavisi boyalı duvardaki neden olduğu asla hatırlanamayacak bir lekeye bakıyordu. Bir seferinde arkadaşına tam derse yetişmek üzere evden çıkarken “bu leke” dedi “sanki tüm duvarlar bu leke için varmış gibi…” Birkaç hafta sonra ev arkadaşı eve döndüğünde onu baygın durumda buldu.
Uzun süre psikiyatri tedavisi gördükten sonra içindeki neşe ve umut ölmüş, yerini uzay boşluğu gibi dingin bir huzura bırakmıştı. Düşük nüfuslu bir kasabada kimsenin rağbet etmediği Ortaçağ’dan kalma bir manastırın yolunu tuttu. Dünyada dünyevi bir şey kalmamıştı onun için. Ülkede dindar nüfus gitgide azalınca tüm kiliselere rahip atayamıyorlar, dolayısıyla ülkedeki kilise sayısı da gitgide düşüyordu. Altı yıl sonra ona tanrının unuttuğu bu kıyı kasabasındaki şimdiki kilisesini verdiler. Kasaba, farklı inanç ve milletlerden insanların yaşadığı, kimsenin kiliseye gitme ihtiyacı duymadığı küçük bir yerleşim yeri, kiliseyse bakımsız, küçük bir bahçesi olan müstakil bir yapıydı. Rahip, yıllarını mihrabın üzerindeki Hazreti Peygamber ve Peygamber Anası heykellerine bakarak geçirdi.
Bir gün kapıdan içeri genç, hamile bir kadın girdi, ön sırada oturan rahibin dua ettiği düşüncesiyle onu rahatsız etmemek için bir arkasındaki sıraya oturdu. Anadininde ruhbana yakın olmanın tanrıya yakın olmak olduğu öğretilmişti. Kilisede yalnızca ikisi vardı. Genç kadın resmi dili başka bir ülkenin başka bir dinine ait sureleri daha başka bir dilde okuyor, farkında olmadan bunu rahibin duyacağı şekilde sesli yapıyordu. Rahip arkasını dönüp genç kadına anlayışla gülümsedi. Kadın doğacak ilk bebeği için dua ediyordu. Bir süre sohbet ettiler, kadın rahibin dilinde yeniydi, aksanından, cümlelerin acemiliğinden bunu anlıyor, bazı hatalarında dayanamayıp kahkahayı basıyordu.
Yeni taşındığı ülkedeki ilk arkadaşının bir rahip olacağını hayal dahi etmemiş olan genç kadın birkaç yıl içinde iki çocuklu bir anneydi.
*
Mutfak masasında aspiratör ışığı altında düşünceli ve moralsiz oturan kocasının tam karşısına oturdu. Ekonomi dünyanın tüm dillerinde diktatör anlamına geliyordu. Bunu eşinin yüzünde, komşusunun paltosunda, rahibin ayakkabısında görebiliyordu. Hayatın anavatandakinden daha kolay olacağını düşünmüştü hep.
*
Işığı yanan eski model cep telefonu titrerken çok uzak bir ülkede yaşayan ve en az iki mevsimdir haberleşemediği kızının adını ekranda gören kadının içi hem kırıldı hem kafesinde kuş gibi havalandı. Kızı da diğer çocukları gibi resmi dili akıcı şekilde öğrenmelerine rağmen anadilini çok az biliyordu, neyse ki kadın resmi dili konuşamasa da anlayabiliyordu. Uzun yıllar devlette çalışmış olan kocasının resmi dilde “ya hu sofrayı hazırla da yiyelim artık ya hu acıktık baksana” serzenişini emir telakki edip mutfakta işe koyulmuştu. Soğanın kuru kabuğunu gövdeden ayırırken yanan ışık elini ayağına doladı. Telefonu açtı, yedi kat derinden gelen telaş korku ve huzursuzlukla doğru söyleyip söylemediğinden bir türlü emin olamadan “alo” dedi. Gözbebekleri ve dudakları başkasından emanet alınmış bir eşya gibi titiz bir tedirginlikle titriyordu. Kızı resmi dilde, annesi ise kendi dilinde, aralarında binlerce kilometre…
“Anne, nasılsın? Babam nasıl?”
Kızının sesiyle içinde donan özlem çözülüp göz pınarlarından boşalan yaşlı kadın resmi dili kendi diline çevirmekte zorlanmadan “İyiyiz, sen nasılsın, kocan nasıl, çocuk nasıl, oralarda neler yapıyorsun” diye soru yağmuruna tuttu.
Telefonun diğer ucundaki kızı annesinin sorularını kafasında çevirirken bir yandan da ana konuya nasıl gireceğinin hesabını yapıyordu.
“Anne” deyip kısa bir soluklandıktan sonra “Buraya gelmen lazım, hem çalışmaya başlayacağım, hem de bir çocuğumuz daha olacak. Gerekli işlemler için yapacağını harcamaları, biletini ben göndereceğim. Birkaç aylığına gelebilir misin? İşleri yoluna koyana kadar.”
Anne de kızının her cümlesini kafasında kendi diline çevirmek için kısa kısa duraklıyor, kızını öyle yanıtlıyordu. Bu sefer söylenenleri değil, hali de anlamak zorundaydı. Bir yandan üzüntü içindeydi bir yandan da yıllar sonra hem kızını hem de ilk kez torunlarını görecek olmanın heyecanıyla tüm vücudunu ateş bastı.
“Gelirim” dedi kadın “Babanla da konuş” diyerek telefonu kocasına verdi.
Çocuklar ne resmi dili biliyordu ne anneanne dilini ama anneanne emaneti gözü gibi korurdu, onları ihmal etmez, yedikleriyle, giydikleriyle ilgilenirdi. Zaten bir çocuk başka ne isterdi ki!
*
Beline kadar inen kalın tek örgülü çalı sarısı saçları, kendisinin artık ayrılmaz parçası olan ürkek ve mütereddit bakışlarıyla ara ara sahilde oynayan torunlarına kaçamak bakışlar atıyor, tek kelimesini bilmediği dilin gevezesi olan kasaba rahibini dikkatle dinliyor. Kızını kocasından başka kimsesi yokken yalnız bırakmamış olan bu adama minnetini dile getirmenin kendince bir yolunu arıyordu. Denizden aniden püsküren suyun sesiyle rahip, hangi konuda konuşuyorsa o konuyu kesip zirvesi keskin buzullar arasındaki dağların arasında kalan hilal şeklindeki koya dönüyor. Lacivert çalkantının arasında iki ispermeçet balinası avlanmak, kaçmak, çiftleşmek, dinlenmek, saklanmak veya tamamen kaderin cilvesi diyebileceğimiz bilinemez bir neden sonuç dizgesine tabi olup o an diliminde oradaydılar. Rahip konuyu değiştirmiş olmalıydı. Koya bakıp heyecanla elini kolunu sallıyor, kadınsa tamamen rastgele verdiği sipariş sonucu önüne konmuş, neredeyse sarıldığı uzun mavi zencefilli gazoz bardağından destek alarak aynı korku ve yabancılıkla balinalara baktı. O sıra yere çömelmiş toprağı eşeleyen torunları da bu anın eşsizliğine içgüdüsel olarak şahitlik etmek için ayağa kalktıklarında büyük olanı koya kayıtsızca şöyle bir baktıktan sonra toprağı eşelemek için yine çömeldi, küçük olanı ise küçücük parmağıyla denizi işaret edip anneannesinin anlamadığı dilde anneannesine bir şeyler söyledi.
“Anneanne bak! kocaman balık” demiş olabilirdi
“Anneanne bak, balina” demiş olabilirdi
“Anneanne bunlar bizi de yer mi?” diye sormuş olabilirdi
“Anneanne oraya kadar yüzüp balığın üstüne çıkabilir misin?” diye sormuş olabilirdi. Yaşadığı ülkenin resmi dilini binbir nedenle öğrenemediği, çocuklarının kendi dilini bilmediği, torunlarınınsa babalarının ülkesinde bambaşka bir dil konuştuklarını hatırlayınca içinde bir sızı hissetti.
Dağların eteklerindeki ormandan gelen kızılçam, huş, ıhlamur, ladin kokusu, yüzü çizgilerle dolu kadının burnuna dolarken kasabanın saat kulesinin çanı kadını korkuttu. İspermeçet balinaları biraz daha yüzeyde kalıp gözden kaybolduklarında rahip sakin ve huzurlu ses tonuyla ya başka bir konu açtı, ya balinalardan önceki konudan konuşmaya devam etti. Tıraşlı temiz yüzü, gümüş çerçeveli küçük yuvarlak gözlüklerinin arkasından sükunetle bakan mavi gözleri, sol bileğinden sallanan ucunda haç olan tespihine dikkat ederek, rüzgar dağıldıkça düzelttiği yaşlı ellerini izleyen kadın tek bir kelimesini bile anlamadığı bu sohbetten ne sıkılmışa benziyor, ne mutlu olmuşa. Sürekli kalkan kaşları, oynayan gözbebekleri, adamın yüz ifadesine göre ince dudaklarını gülümsemeye zorlaması, çizgili kaşlarını çatması onu aktif bir dinleyici gibi gösteriyordu sadece.
*
Üçüncü bebek sağlıkla doğdu. Kırkı çıktığında kilise avlusundaki ıhlamur ağacına her zamanki gibi çaput bağlandı, bebek kilisede kırklandı, genç kadın içeridekilere anadilde nağmeli ninniler söyledi.