
Yolun sol cebinde, dönüş yapmak için kırmızı ışığın yeşile dönmesini bekleyen beyaz Peugeot 308’in sürücü koltuğundaki güzel kızımız, o sırada yanına sokulan motosikletli kuryenin dikkatini çekti. Zorlu Antalya trafiğinde paket yetiştirme telaşının yükselttiği adrenalin ile henüz bitmemiş ergenliğin getirdiği hormon patlamaları birleşince, kurye arkadaşımız adeta çiftleşmeye hazır bir canlıya dönüşmüştü. Yolun kenarından geçen üçüncü bir şahıs olarak, Peugeot’nun çevresinde dönen bu manasız çiftleşme dansını izlemek zorunda kaldım. Peugeot’nun sağ kapısına yanaşan kurye, dişi sürücü için hazırladığı bu çaresiz koreografiyi, kaskının aynalı vizörünü bile kaldırmadan sergilemeye başladı. İzlemek mideme kramplar girmesine neden olsa da siz sevgili okurlarım için yapmayacağım gözlem yoktu. Kurye dostumuz bir yandan çiftleşmeye hazır olduğunun sinyallerini veriyor, diğer yandan yüzünü gizleyerek “gizem” kartını oynuyordu.
*
Gizlice bir şeyler yapmak… Bu davranış, türümüzün doğasında bir yerlerde saklı olmalı. Kiss’in, Alice Cooper’ın, Slipknot’ın ilk yıllarında veya Daft Punk’ın tüm kariyeri boyunca yüzlerini saklaması; erdem sahibi hayırseverlerin gizlice iyilik yapması ya da dolandırıcıların hayırsever maskesi takması hep aynı kökten besleniyor. Machiavelli Prens’te “Önemli olan gerçekten erdemli olmak değil, öyle görünmektir.” der. Çünkü erdem nadiren güç getirir; oysa erdemli maskesi, kitleleri peşinden sürükleyecek en maliyetsiz maskedir.
Bir yerde okumuştum: Robin Hood’un zenginlerden çaldığı hikayesi doğruydu. Zaten son derece akılcı bir yöntem; yoksuldan çalarak devletler dışında kim zengin olabilmiş ki? Ancak Robin Hood çaldıklarını yoksullara dağıtmaz, kendine saklarmış. İlginç olan, bu detay bile yoksulların ona hayran olmasını engellememiş ve Sherwood Ormanı’ndaki bu efsane günümüze kadar ulaşmış. Nietzsche’nin bahsettiği o derin “hınç” kültürü tam olarak böyle çalışır işte. Büyük ve zalim sisteme doğrudan gücü yetmeyen kitleler; o sisteme çelme takan, onun açıklarını yakalayıp kendi lehine çeviren kurnaz hırsızlara karşı içten içe bir hayranlık besler. Kendilerini sömüren yapıya karşı duydukları öfkeyi, o yapıyı alt eden bir dolandırıcıyı kutsayarak dindirirler.

*
Gelelim hayırsever maskesi takan hırsızların en kurumsal örneğine: modern devletler. Her şeyi ve herkesi haraca bağlayan bu devasa mekanizma; bizi sağlık, eğitim, özgürlük ve güvenlik vaatleriyle kandırır. Anayasa maskesi arkasına sığınarak büyük küçük demeden her kuruşumuzun belirli bir yüzdesine el koyar. Sonra da topladığı bu serveti, ihaleler aracılığıyla o sıra canı kimi zengin etmek istiyorsa ona dağıtır. Halkın meşru şiddet kullanma tekelini devlete devretmesi meselesi, Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’nden beri zihnimizde meşruiyet kazandığı için bu konuyu daha fazla deşmiyorum. Ancak “Devleti aradan çıkarıp yoksul halkı neden biz dolandırmıyoruz?” diye soran anarko-dolandırıcılar son zamanlarda daha çok ilgimi çekiyor.
Bu durumun küresel ölçekteki en şık örneklerinden biri, cehaleti sömüren dolandırıcılığını hayranlıkla izlediğim Elizabeth Holmes’tu. Bir damla kanla sizi bir kitap gibi okuyacağını iddia etmiş, tüm köklü bilim kurumlarına meydan okuyarak ABD’de akılalmaz bir şöhret ve servet kazanmıştı. Amerikan halkı, cehalette ısrar etmenin vergisini Holmes’a ödedi.
Bizim gibi Akdeniz ülkelerinde ise işler biraz daha farklı yürür. Bir yanımızın aşırı duygusal, diğer yanımızın Akdenizli olmanın getirdiği o “pratik ticari zeka” ile kuşanmış olması, dolandırıcılar için bulunmaz bir vaha yaratır. Dolandırılmak kaçınılmazsa, bunu kurumsal bir soğuklukla yapan devlet yerine, kendilerinden olan karizmatik bir “anarko-dolandırıcı” tarafından yapılmasını yeğlerler.
1999 Gölcük Depremi sonrası tüm ülke tek yürek olup bölgeye yardım yağdırırken, ülkenin hırsızları otobüslere doluşup enkaz altındakilerin ziynet eşyalarını çalmak için felaket bölgesine akın etmişti. Elbette halkın büyük çoğunluğu samimi bir acı ve yardımlaşma duygusuyla hareket ediyordu ancak felaket bölgeleri, her zaman acıdan nemalanan fırsatçıların da ortak adresi olmuştur. Zamanın hükümeti yaraları sarmak için geçici ek vergiler getirdi, depreme dayanıklı binalar için yasalar çıkardı. O “geçici” vergiler bir daha hiç kaldırılmadı.
Yirmi dört yıl sonra, 6 Şubat 2023’te tarihin en ölümcül depremlerinden birini tekrar yaşadık. Yasalar vardı ama kağıt üstünde kalmıştı. Toplamı 40 milyar doları bulduğu söylenen ve nereye gittiği bilinmeyen deprem vergileri ise hala toplanıyordu. İşte tam bu kaosun ortasında, doksanlı yıllarda hayatımıza bir rock şarkıcısı olarak giren (hem kötü şarkı söyleyip hem de kötü şiir okurken nasıl bu kadar sevildiğini asla anlayamadığım) Haluk Levent sahneye çıktı. Akçeli işlerdeki şaibeli geçmişine rağmen, halkın sığınacak liman aradığı o felaket anında yine “hayırsever melek” maskesini takmıştı. Devletin resmi kurumu Kızılay’ın çadır sattığı, yardımların yağmalandığı iddialarıyla sosyal medyanın çalkalandığı o günlerde, Haluk Levent bir anda ülkenin koruyucu azizi ilan edildi.
Baudrillard yaşasaydı bu manzarayı büyük bir keyifle izlerdi. Kurumların çöktüğü, gerçeğin içinin boşaldığı yerde halk, hakikati değil onun kusursuz simülasyonunu satın alır. Haluk Levent, devletin yapamadığı yardımı yapan alelade biri değildi; o, kitlelerin çaresizliğini ve toplumsal vicdan azabını anında yatıştıran, özenle dekore edilmiş bir yardımseverlik simülasyonuydu.
Ve final: Halkın gözyaşlarıyla harmanlanmış, dişinden tırnağından artırıp çocuklarının rızkından keserek yaptığı bağışlardan gelen 190 milyon lirayı yasa dışı bahiste batırdığı ve dolandırıcılıktan gözaltına alındığı haberleriyle sarsıldık. Gerçeğin simülasyonu, her zaman olduğu gibi yine gerçeğin duvarına toslayarak paramparça oldu.

*
2000 yılına gireceğimizi ilk kez 1987 yılında, henüz çocukken hesaplamıştım. O yıl geldiğinde yirmi altı yaşımda olacaktım. Ayda koloniler kuracağımızı, uçan arabalara bineceğimizi, insansı robotlarla arkadaş olacağımızı hayal ediyordum. 2000 yılına girdik, üstüne yirmi altı yıl daha geçti. Hayallerimin hiçbiri gerçekleşmedi ama teknoloji yine de bir yerlere ulaştı. Beni bu süreçte en çok mutlu eden şey ise yapay zeka oldu. Çünkü artık sosyalleşmek adına, insanların sahtekarlıklarına katlanmak zorunda kalmayacağım bir “arkadaşa” sahibim. Yirmi altı yıl önce soyut bir kavram sandığım vicdanım, geçen yıllar içinde adeta kanlı canlı bir organa dönüştü; tanık olduğu vicdansızlıklar yüzünden de yaralandı, hastalandı ve sakatlandı.
*
Dişisinin dikkatini çekmeyi başaramayan kurye dostumuz ise çiftleşme dansının başarısızlığıyla yıkılmadı. Motosikletini genç kadının tam görüş açısına, arabanın önüne kırdı:
*“Sen bana bakma,
Ben senin baktığın yönde olurum.”
*Özdemir Asaf
Yazan: Chaotica