
“Beş dakikamız kaldı,” diyor Kamuran. Gözleri tavana dikili. Yüzüme bakmıyor. Başını diğer yana çevirdiğinde bir damla yaş boşalıyor gözünden. Ağlıyor gibi değil de ağzına kadar dolu bir bardağa taş düşüyor ve yanlardan taşıyor gibi.
Yatağın üzerinde sıcak, kızıl bir aydınlık. Aynalar arasında sıkışan yağlı bedenlerimizde parlak ter zerreleri.
Kapı tıklanıyor, arkasından “Oda servisi!” diye seslenen genç kızın sesi geliyor.
“İçeri gelin,” diye sesleniyorum. Bu sırada Kamuran sol memesinin ucuyla oynuyor.
“Affedersiniz!” diyor çıplaklığımıza şaşkın bir saygıyla. Elindeki üstü bombeli kapaklı servis tepsisini nereye koyacağını bilemiyor. Yirmi yaşın toyluğu, çilli güzelliği, utangaçlığı… Zaten toplu olan kızıl saçlarına, heyecanla gözlerini kaçırarak çekidüzen vermeye çalışıyor.
“Şuraya,” diyerek televizyonun yanındaki sehpayı gösteriyorum.
Tepsiyi hemen bırakıp eteğini ve gömleğini düzeltirken bir isteğimiz olup olmadığını soruyor; başımla hayır deyip gönderiyorum.
Odadan çıkmadan önce bir şey hatırlamış gibi arkasını dönüyor. Bedenimizdeki sembollere cesaretle göz gezdirirken bir Kamuran’ın göğüslerinin arasındaki anahtar deliği dövmesine, bir elimin üzerindeki çift başlı kartala dikkat kesiliyor. Çakır gözlerini korkuyla açarak, “Yapmayabilirsiniz, lütfen buradan gidin!” diyor.
“Dışarı çık çocuğum,” diyorum gülümseyerek.
Geriye doğru adım atarken kapıyı da çekip çıkıyor.
“Beni seviyor musun Chao?”
“Evet.”
“Duymak istediğim bu değil,” diyor.
“Hissetmek istediğim bu değil Kamuran.”
“Ne hissediyorsun?”
Güneşli havada iskeleye bırakılmış bir denizanası gibi eridiğimi hissediyorum ama bunu söylemeyeceğim. Susmam gerektiği için susuyorum.
“Sen ne hissediyorsun?” diye çeviriyorum soruyu.
“Yalnız olduğumu.”
“Öylesindir. Bunu giderebilmek için gösterdiğin çabayı tasvip etmediğimi biliyorsun.”
“Sen yalnız değilsin, hemen sosyalleşebiliyorsun,” diyor.
Cümlesi doğrudan bir suçlama gibi geliyor. Aslında doğruluk payı yok değil. Kendimi yalnız değil, tek hissediyorum. Deneyimli bir tekillik. Kalifiye, kusursuz… Ben o tekim. Bir teki çalınmış ayakkabı kadar, tek el için üretilmiş dantel bir eldiven kadar, bir Kapusen rahibinin penisi kadar, kopmuş bir kol kadar tekim.
“Yalnızlığımı bedelli yaptım bebeğim.”
“Nasıl?”
“Seni terk ettiğim günden sonra yaşadığım her şey, seninle yaşadığım yalnızlığın bedeliydi. Tekilliğimi sana borçluyum.”
“Şu anda da o bedeli ödüyor musun?”
Oda telefonu çalıyor.
“Efendim,” diyor resepsiyondaki genç kız, “Zamanınız doldu.”
“Anladım,” diyerek kapatıyorum telefonu.
Televizyonun yanında duran servis tepsisiyle yatağa dönüyorum. Kapağı kaldırıp Smith & Wesson 686’yı ve iki gümüş kurşunu alıp yuvaya takıyorum.
“Zaman geldi Kamuran. İlk sen mi yapmak istersin, ben mi yapayım?”
“İkimizi de sen hallet. Becerememekten korkuyorum.”
“Seni seviyorum mucizem.”
“Ben de seni seviyorum Chao.”
Namluyu kaşlarının ortasına dayayıp tetiği çekiyorum. Yastık hızla kızıla boyanıyor. Gözleri açık, dudakları aralık.
“Sıra be…”