ANARCHISTALES

• •

Ölümlü Sevdalılar Turizm

1 Saat Önce

Otogarda otobüs bakımlarının yapıldığı garajda, araçlardan birinin altından çıktı yağlı tulumlu adam. Üstündekileri alelacele çıkarıp attı. Ellerini, yüzünü hızlıca temizleyip çevreyi kolaçan ederek kalabalığa yaklaştı.

Boş bir peronun önünde kollarını göğsünde kavuşturmuş genç kadınla göz göze geldi. Adam göz kapaklarını kapatarak “Tamam,” işareti verdi; kadın hüzünle başını sallayarak onayladı onu. Sigara içen yolcuların ve rastgele bırakılmış valizlerin arasından binaya giren adam, kalabalıkta kayboldu.

*

Sayın yolcularımız, otobüsünüzün hareket saatine on dakika kalmıştır. Araçlarınızdaki yerlerinizi almanız rica olunur…”

“Binelim mi?” diye soruyor Kamuran.

Başımı onaylarca sallıyorum. İki parmağımın arasına sıkıştırdığım izmariti, yolcuların bagajlarını yerleştiren muavine doğru fırlatıyorum. Kamuran’a sol elimle nezaketen yol veriyorum. Basamaklarda bizi karşılayan hostes kıza başıyla selam veriyor Kamuran. Uzun kızıl atkuyruğu, kırmızı yeleği, kolalı beyaz gömleği, lacivert eteğiyle son derece sevimli, çilli bir kızcağız. Yaka kartında Sebahat yazıyor.

“Hoş geldiniz, iyi yolculuklar dileriz.”

“Kaç yaşındasın Sebahat?”

“Yirmi,” diyor şaşkınlığını gizlemeye çalışan bir tebessümle.

“Hayatının baharındasın, ne güzel. Bahar marttır Sebahat. Güzel başlar, çiçeklenirsin, güneşlenirsin ve aniden kara kış bastırır. Ömrünün martındasın Sebahat.”

“Chao! Gelmiyor musun?”

“Geliyorum mucizem.”

Sebahat sözlerimden ürküp gözlerini kaçırıyor. Koltuğuma geçiyorum. Kamuran cam kenarında; dizini öndeki koltuğa dayamış, kaykılmış. Sağ dirseği kolçakta, yumruğu çenesinin altında. Sol eliyle kucağında tuttuğu kitap: Ölümlü Sevdalılar Oteli. Ölü gözlerle dışarı bakıyor. Montumun cebinden telefonumu ve küçük bir kumanda çıkarıp montumu yukarıdaki bagaja tıkıyorum.

“Ne konuşuyordunuz?” Suratı asık.

“Mevsimlerden bahsediyorduk. Kıskandın mı?”

“Belki. On beş dakikamız kaldı. Başımı dizine koymak istiyorum.”

“Önce bir fotoğraf çekilelim aşkım,” diyorum.

Kameraya bakıyoruz. İki kadrajlık mutsuzluk. Birbirine sokulmuş iki yabancı gibi çıkıyoruz ama nihayetinde tamamız.

Yanına oturuyorum. Başı dizimde, elim saçlarında. Usul usul okşuyorum.

“Korkuyor musun?” diye soruyorum.

“Seninleyken hayır,” diyor.

Aniden “En büyük asker bizim asker!” sloganlarıyla otobüs sallanmaya başlıyor. Ölüme gönderirken sergilenen bu coşkuyu anlamak için kurban bayramlarına bakmak yeterli. Hayvan boğazlanır, herkes bayramlaşır. Hayvan kınalıdır, asker de… Kurban olmamanın sevincidir bu; kutsal bir görevin gururu değil.

Araçlarınızın hareket saati gelmiştir. Lütfen peronları boşaltınız.”

Sebahat otobüsteki yolcuları sayıp kaptana “tamam” işareti veriyor.

Garajdan çıkan otobüs, şehrin trafiğini arkasında bırakıp dağ geçitlerine tırmanıyor. Basınç farkından kulaklarım tıkanıyor. Sebahat, ikram arabasını iterek koridorda ilerliyor. Kamuran sakalımla oynuyor, ben onun saçıyla. Bu dinginliği seviyoruz. Çatışmalarla ve bir türlü bir araya gelememekle mayalanmış sevdamızın bu sükûnete ihtiyacı var. Göz göze geliyoruz.

“Yaklaştık mucizem,” diyorum.

“Bir şey içer misiniz?” diye soruyor Sebahat.

Dizimin üstünden hafifçe doğrulup arabaya merakla bakan Kamuran kola, ben sade kahve istiyorum. Bir paket kraker alıp açıyorum. Sebahat servise devam ediyor.

“Beni seviyor musun?” diye soruyor Kamuran.

Vakit geldi.

“Çok,” diyorum. “Her şeyden çok.”

Cebimdeki kumandanın düğmesine basıyorum. Egzozdan atılması gereken karbonmonoksit, aracın havalandırmasından süzülerek kabine dolmaya başlıyor.

“Ben de seni çok seviyorum Chao…”

Hızla uyuyorlar. Kamuran dizimde, şoför direksiyonda. Saniyeler içinde bariyerler parçalanıyor.

Ölmek üzere uçuyoruz.