
Günler tepelerden aşağı vahşi atlar misali akarken, en azından benim boylamımda döngünün hepimizin en sevdiği kısmına geldik. Hemen herkesi sendromdan sendroma sürükleyen bir pazartesi sabahından merhaba.
Rico için değişen bir şey yok tabii; doğada pazartesi diye bir kavram olmadığının farkında. Ayağımın dibinde beyaz bir paspas gibi serildi, mavi gözlerini üzerime dikerek yaş mama beklediğini açıkça belli etti. Erkekler eşlerinin ve kedilerinin kölesidir… Ben de bu bilincin verdiği kabullenişle, yüzümü dahi yıkamadan mama kabını doldurdum. Nihayet günü başlatacak olan suyu bedenimde gezdirmeye başlayabilirdim.

İlk kahve, ilk sigara… Acaba diyorum bazen; Tanrı evrenimizi yaratmaya koyulmadan önce O da benim gibi kupasına kahvesini koyup sigarasını yaktı mı? Karşısında hiçbir yaprağın kıpırdamadığı, hiçbir meleğin kanat çırpmadığı, durgun bir Rönesans tablosunu andıran cennete bakıp “Bugün çok sıcak, sonbaharda başlarım” diye içinden geçirdiği olmuş mudur? Açıkçası sanmıyorum ama sanırım öyle olmasını dilerdim.
Sigaramın dumanı açık balkon kapısından şehrin rastgele bir yerine doğru Mandelbrot kümeleri gibi fraktallar oluşturarak kaotik bir düzenle dağılırken, Bukowski’yle ne kadar çok ortak zevkimiz olduğunu düşündüm. Sigara zevkimiz, içki zevkimiz, kadın zevkimiz, yaşam zevkimiz neredeyse aynı. Hayır, hangi marka sigara veya içki olduğunu söylemeyeceğim. Biliyorsunuz, sağlığa zararlı şeylerin markalarını uluorta yazmak özendirmeye girer. Hiçbirimiz Epstein gibi pedofillerin, Haluk Levent gibi kumar bağımlısı düzenbazların, diktatörlerin, yoksulların sırtına sülük gibi yapışan finans-kapital sahiplerinin, uyuşturucu tüccarlarının, kadın ve çocukları zorla fuhuşa sürükleyenlerin ya da daha çok para kazanmak için bebekleri öldüren sağlık çetelerinin sigara ve içki batağına düşmesini istemeyiz. Sonuçta biliyoruz ki içki ve sigara sağlığa zararlıdır; geri kalan her şey ise iktisadın bir parçası…
Bukowski hakkında söyleyeceğim tek şey alışkanlıklarımızın benzerliği değil, onu özlüyor olmam. Bunu saçma bulduğunuzun farkındayım ama hepimiz içimizde bir mezarlık taşırız ve bilsek de bilmesek de hayaletlerle yaşarız. Onu tanıdıktan ve yazdığı her şeyi aç bir maymun gibi okuyup tükettikten sonra; özellikle her şeyin dönüşmeye başladığı milenyum sonrası yaşam hakkında onun fikirlerine ne kadar ihtiyaç duyduğumu fark ettim.
Aslında gençliğimden itibaren beynimi yoğurup düşünme biçimimi belirleyen Bukowski, Fante, Kropotkin ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı gibi isimlere; zaman içinde Foucault, Graeber, hatta Lesper gibi figürler de dahil olunca, pokerde kazanma şansı olmayan bir el gibi “beş benzemezden” müteşekkil bir düşünce yapısı inşa etmiş oldum.
Tüm bu bin bir düşünce arasında ellerim ve gözlerim ne yapması gerektiğini biliyordu. Sayfaya girip yazdığınız birbirinden değerli yazıları, şiirleri, denemeleri okudum. Dünyanın başka yerlerinde bambaşka hayatlar yaşayan insanlarla aynı kümede olmak şaşırtıcı; üstelik bunu sadece harfleri belli düzenlerle dizerek başarmak… Bundan otuz yıl önce, yani Bukowski aşkımın en alevli olduğu dönemde bunları hayal dahi edemezdim.

Pottaki kahvenin sonuna, kim bilir kaçıncı sigaramın filtresine dayandıktan sonra sandalyeden kalktım ve fısıldadım: “Saat geç oluyor, artık evreni yaratmanın zamanı geldi.”