ANARCHISTALES

• •

İletişim Hatlarında Bazı Yapısal Zafiyetler, Ölümler, Carnival, Yol ve Geleneksel Salı Şeyleri

Sabah işe gelirken aklıma Jackson C. Frank’in acıklı hayat hikayesi geldi, dertlendim. Çocuk yaşta bir yangında vücudunun neredeyse tamamının yanması, oyalansın diye eline tutuşturulan bir gitar… Ki bu kısmı büyük halk ozanı Âşık Veysel’in kaderiyle hemen hemen aynı; o da çocukken geçirdiği çiçek hastalığı yüzünden kör olunca oyalansın diye eline saz verilmişti. Yakasını bırakmayan aksilikler, çocuğunu kaybetmesi, şizofreni, depresyon, karısının onu terk etmesi (Âşık Veysel de karısının kendisini gizlice terk edeceğini sezip, gittiği yerde zorluk çekmesin diye ceketinin cebine para koymuştu ya), sokaklara düşmesi, serseri bir kurşunla tek gözünü kaybetmesi, yoksulluk, evsizlik ve ölüm… Geriye kalansa hepimizle alay eden o şarkı: My Name is Carnival.

Bir tanıdığımın uzun zamandır Alzheimer ile mücadele eden babaannesi bu sabah ölmüş. Açıkçası merhum ölüme karşı uzun süre direndi. Hastalığı nedeniyle oğlu da dahil herkese yabancılaştığı için bakımı gitgide zorlaşmıştı. Ölüm haberini aldığımda aileye “Gözünüz aydın” mı demeliyim yoksa “Başınız sağ olsun” mu tereddüdüm, eşimin sert ültimatomuyla aşıldı: “Saçmalama Chao, tabii ki başınız sağ olsun diyeceksin!”

Yarım asırlık hayatımda binden fazla insanla tanışmışımdır. Hepsine merhaba dedim; bazılarıyla yakınlaştım, bazılarıyla seviştim, bazılarıyla sarhoş oldum, bazıları için “Canımı veririm” dedim, bazılarına âşık oldum. Bugün hayatımda olan insan sayısı iki elimin parmaklarını geçmez. Diğerlerine ne olduğunu bilmiyorum. Yakın zamanda hayatını kaybeden büyük şair Ahmet Telli’nin o zor sorusu kafamda dönüp duruyor:

“Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala

Sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği

Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine

Korkular geçiren o kız nerededir şimdi

Sensiz olursam yaşayamam diyen

O liseli kız hangi kentte kaldı

Ve o sarışın

O afeti devran bekler mi hala

Atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını”

Cevap: Bilmiyorum. Belki de öldüler. Beni bugün ben yapan; hamuruma maya, tuz olmuş herkes çekip gitti. Belki de bana dair tek bir şahit bile kalmadı bu dünyada. Kendime üzülmüyorum, bu hemen herkes için böyle. Çocukluğumuzun, gençliğimizin, anılarımızın şahitlerini birer birer kaybediyoruz. Öldükleri için değil; artık hayatımızda olmalarına gerek kalmadığı için.

Çok büyük anlamlar yüklediğimiz iletişim denilen şeyin, dostluğun, arkadaşlığın, anda olmanın, çevrenin farkındalığıyla nefes almanın tam bir fiyaskodan ibaret olduğunu anladığım an, içinde olduğum uzay gemisinden boşluğa fırlatılmışçasına bir rahatlamaya merhaba dedim. Biz sosyal değiliz; sosyalleşmeye zorlanmış canlılarız.

Dün ortodoks yoldaşlarımın sitelerindeki teorik yazılara şöyle bir göz gezdirdim. Devrim fikrine bir din gibi bağlanıp kendi kiliselerini, kendi manastırlarını kurmuş yoldaşlarım… Başka bir çağda yaşasaydık beni kent meydanında kazığa bağlayıp yakacak olan o özgürlük yanlısı, tahakküm karşıtı canım yoldaşlarım.

Bazen şu önerme üzerine düşünürken buluyorum kendimi: Üzerine emek harcadığım her düşünce yanlıştır. Çünkü doğrultmaya çalışılan her şey, doğası gereği eğridir.

Sıkıldım. Gidip kahve ve sigara eşliğinde Jackson C. Frank için üzülmeye devam edeyim. Okuyan ve yazdıklarıma kafa yoran herkese teşekkürler.

XO XO

Chaotica