
Kötü kolesterolüm yüksek çıktığından beri cips yemeye başladım.
Normal koşullarda tüm doktorların tavsiye ettiği şekilde beslenen biriyim. Herhangi bir zorunluluktan değil, öyle seviyorum. Dışarıda yemek sevmem, kızartma sevmem, yağ, şeker, beyaz ekmek sevmem… Yeme konusunda aşırı nazlı ve huysuzum yani. Proteini, vitamini, lifli sebzesi, meyvesi, düzenli vücut egzersizleri ıvırı zıvırı…
Tahlil sonuçlarını inceleyen doktorun klasik öğütlerini dinleyip muayenehaneden çıktım. Yapmamı söylediği şeyler zaten yıllardır yaptığım şeyler olunca, hastaneden çıkıp ilk markete daldım. Mısır şuruplu, yenilebilir ama gıda denemeyecek maddelerden alıp çıktım. Madem mekanizma bozulmuştu, o zaman doğru bir şey yapmaya devam etmenin de anlamı yoktu. İşten eve dönerken aldığım o janjanlı ambalajlı, baharat aromalı bol kimyasal cipsleri dolaplara doldurdum.
Bozulma, zaman içerisinde psikolojik bir çöküntüyü ya da anlamsız bir öfkeyi, bir itirazı körüklüyor. “Olgunlaşan meyve çürür” önermesinden hareketle fizyolojiden siyasete hemen her şeyi okumak mümkün. ‘Şey’ bozulmaya ve çürümeye başladığında onu kontrol etmek imkansızlaşır. Her geçen gün tadı, kokusu, görüntüsü kötüleşir; anatomisi bozulur.
“Amerika öldü” iddiasına sahip gruplar aslında farkında olmadan uzun süredir demokrasinin öldüğünü söylüyorlar. Üstelik bu ölüm Birleşik Devletler’de başlasa da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra demokrasi ihraç edilen tüm ülkelerde aynı anda çürüme başladı. Kırılgan ekonomilere sahip demokrasiler darbelerle, ulusal kalma hayallerine sahip olanlar diktatörlerle dümen suyunda tutulmaya çalışılsa da balık baştan kokmuştu.

Kapitalizm düne kadar borç tahsilinde ve mülkiyet garantisinde devletin gücüne ihtiyaç duyarken; bugün özgün yasaları ve doktrinleriyle devletler, uluslararası şirketlere teslim oldu. İlk kim tam olarak teslim olduğunu itiraf edecek merakla bekliyorum. Buna dair bir bahis olsa paramı Arjantin ve Türkiye’ye yatırırdım. (Dünyanın bazı yerlerinde çoktan teslim olmuş, zaten bunun için kurulmuş sermaye köylerini ya da Mezopotamya’daki istikrarın adını unutmuş yapıları saymıyorum; oralar gezegen baronlarının sosyal deney sahası zaten.)
Sadece Amerika değil; dünya önce bozuldu, sonra çürüdü, şimdi ölüyor.
Tıpkı vadesi dolmuş bir bilgisayar gibi sürekli hata veriyor sistem. Bir işlemcisi, bir anakartı, bir ekran kartı derken hayatın her yerinden tuhaf tuhaf bilgiler fışkırıyor ve bu dezenformasyon zihnimize kazınıyor. İskenderiye veya Bağdat Kütüphaneleri yakılarak nasıl yok edildiyse, bugün de insan zihninin çalışma biçimi bu bilgi çöplüğüyle bozuluyor.
Garip yanı, kendisini göz göre göre bozan bu bozuk sisteme insanların hâlâ derin bir güvenle bağlı olmaları. Yanlış da yapsa “düzeleceğine” dair geliştirdikleri o anlamsız inanç… Özellikle burası gibi ülkelerde devletin resmi dininin olup olmaması tartışılagelse de bu halkın ezelden beri asıl dini devletçiliktir. Ona biat eder, ona güvenir.
Oysa Gerede’nin kolyesi, Özkök’ün yaşlanma hatırlatması, Göktaş’ın şakası ve Altaylı’nın benzetmesi sonrası olanlar… Tüm bunlar tekil kazalar değil; bize ‘şey’in ne kadar bozulduğunu, mekanizmanın hepten şaştığını gösteren işaretler sadece.
Asıl şaşırtıcı olan ise böylesine bozuk bir yapıdan hâlâ doğru bir hareket beklenmesi. Başlangıç noktası zaten kusurlu olan bir olaylar dizisi sırf sizin istediğiniz gibi sonuçlandı diye o sürecin doğruluğuna güvenemezsiniz. Sanılıyor ki bozuk saat günde iki kez doğruyu gösterir. Hayır; durmuş saat iki kez doğruyu gösterir, bozuk saat ise hep bozuktur — ya ileri gider ya geri… Olması gerekenin gerçekleşmesi ya da eşeğin kaybedilip bulunması bir sevinç, bir avuntu kaynağı olamaz.
Çünkü sırf sonucunu beğendiniz diye bozuk bir sürece göz yummak, o ‘şey’e meşruiyet kazandırmaktan başka bir işe yaramaz. Unutmayın ki bozuk düzende sağlam çark olmaz.