
06:40
Kahve ve sigara. Kendime yapacak iş arıyorum. Hidrojen atomuyla ilgili bir videoda takılıp kalıyorum. Atom çekirdeği çevresinde elektronun olasılık bulutu… Aniden akla düşüveren eskilerden biri gibi. Arayıp bulana kadar yerini bilemeyeceğin, yerini öğrensen hakkında başka şey öğrenemeyeceğin, geçmişin içinden çıkıp aniden aklına düşen herhangi biri.
Bir kahve daha ve bir sigara. Yeni video, çelik tencerelerdeki gökkuşağı lekelerinin beyaz sirkeyle nasıl çıkarıldığıyla ilgili. Biraz da sosyal medya… Yeni bir şey yok. Kahveli günaydınlar, kedili günaydınlar, haşlanmış yumurtalı günaydınlar, sanayiden günaydınlar, sıkışık trafikten günaydınlar, şezlongdan denize uzatılan ayak parmaklarının ucuna takılı günaydınlar…
Gözüm tezgâhta unuttuğum tekila şişesinde. Proust okurken lazım olduğu için bir gün öncesinde oraya koymuştum. Harika bir anlatım. Sadece neden anlattığını anlamadım. Sanırım onun da benim gibi anlatası geldi ve Kayıp Zamanın İzinde diye bir seri yazdı. İdrak etmek istemiş olmalı. İdrak; geleceğin geçmişi koşulsuz şartsız bağışlaması, azat etmesidir. Proust sanırım bunu yapmaya çalışıyordu; en azından ben öyle yorumlamıştım. 19. yüzyıl Fransız aristokrasisi entrikaları ile Upper East Side aristokrasisinin entrikaları arasında temelde fark olmadığını gördüğümde, onu okumanın Gossip Girl izlemekten öteye geçmediğini anladım. Bana kızmayın, siz sevin, çok sevin; ben kültürsüz bir cahil olduğumdan Proust’u anlayamadığıma eminim. Haznedeki yaklaşık iki litre kahve bittikten sonra tekilaya geçiş yaptım. Sevdicek, “Onu birlikte içeceğiz,” diyerek evdeki son şişe şarabı açmama izin vermedi.

07:50
Sıkıcı bir sabah. Ocağı, mutfak tezgâhını, fayansları ağır kimyasallar ve süngerle ovarken kendime bu işe giriştiğim için kızmaya başladım. “İnsanoğlu elektron misali,” diyorum kendime. Az önce masanın bir köşesinde oturmuş kahvenle ıslattığın patates ekmeğini kemiriyordun, şimdi burada kimyasal soluyorsun. Genzimin açıldığını ve daha rahat nefes aldığımı hissediyorum. Hiç de fena bir pazartesi değil. Sadece sıcak.
İyisi mi kulaklığımı takıp yürümek. Böylece kendi iç sesimi de bir süre duymamış olacağım.
08:50
Çöplerden işine yarayacak şeyler toplayan ve sistem için çalışmayı reddeden bir adam, hepimizin iş yerlerimizin önünde somurtarak dikildiği bir saatte sahneye fırlayan bir sanatçı gibi ortaya çıkıp, “Ne güzel bir dönemde yaşıyoruz,” dedi, “Savaş yok, kıtlık yok.”
“Gerizekâlı,” dedim içimden. Mutsuz ve umutsuz olmak için binlerce gerekçe varken savaş ve kıtlığın olmamasını, tepede ışıldayıp gözlerimi mahveden güneşin varlığını, kedilerin oynamasını, kuşların cıvıldamasını mutluluk için yeter şart sanıyor. Halbuki sosyal medyada önümüze düşecek tek bir şanssız kedi videosuyla bütün kedilerin acı çektiğine ikna olabileceğimizin; tek bir şanssız insanın videosuyla dertlenip, pesimizmin yağını çıkararak ışıldayan cildimize sürebileceğimizin farkında değil.
*
Aklımda hangi olasılıksızlık bulutuyla uyandığımı biliyorum. Bir olasılık bulutu içindeki tek bir olasılıksızlığın sonsuzluğun belini kırmasını keyifle idrak ediyorum. Olasılıksızlık ben olsam bile. İdrak, şimdinin tüm olasılıkları bağışlamasıdır.
Zamanı bağışlıyorum.
XOXO
Chaotica