
Metalden yapılmış siyah atın üzerine vuran tozlu ışığı nasırlı parmaklarıyla kesti ve atı başından tutarak beyaz karenin üzerine getirip bıraktı.
“Şah…” diye bir kez daha tısladı İliryalı.
Gözleri kadının üzerindeydi. Geri çekildi. İliryalı’nın üzerindeki deri zırh ve oturduğu ahşap sandalye gıcırdarken, kılıcının kınına çarpan metal kollukları çangırdadı.
Gölgenin içinde saklanıyormuş gibi oturan Terzi’nin nefes aldığı, ancak havada uçuşan toz zerrelerinin aniden yer değiştirmesiyle anlaşılıyordu. Gölgenin içinden aniden yılan gibi çıkan eliyle uzun lacivert saçlarını geriye çekti ve İliryalı’yla aralarında duran sehpaya eğildi. Sarı gün ışığı bu kez onu aydınlatıyordu. İnce, narin parmaklarıyla beyaz kare üzerinde duran beyaz atı alıp siyah karenin üzerine koydu.
“Elli…” dedi.
İliryalı sehpanın üzerindeki iki atı alıp satranç sehpasının yanında duran ahşap kutudaki diğer otuz atın yanına koydu.
“İçimizde koşan atlar birbirini öldürebilirler ama asla yenişemezler,” dedi Terzi.
“Derin suskunluklarında seni öldürmeyi çok düşündüm,” dedi İliryalı. İtiraf ettiği bu gerçeği hiçbir şey olmamış gibi büyük bir kolaylıkla söylemesine kendisi dahi şaşırmış olmasına rağmen, Terzi şaşırmamıştı.
Kadın gülümsedi: “Öyle çok savaşta ipini kestim ki yine de döndün geldin. Tanrın ölmemen için çok uğraştı İliryalı.”
Terzi yerinden kalkarken ışığı bir kez daha kesti. Ahırın kapısına yöneldi. Aralık kapıyı ardına kadar açarken içeriye dolan ışık İliryalı’nın gözlerini kısmasına neden oldu. Genç kadın dışarı adımını atarken İliryalı da arkasından geldi. Uçsuz bucaksız kırda baş başaydılar.
“Neden hâlâ silahlısın?” diye sordu Terzi.
“Son bir savaşım daha var.”
“Cinayetlerimiz bitmeyecek. Her ölüm ardına yeni bir tanesini daha ekleyecek, yeni sonlar yazacak. Bunu biliyorsun, değil mi?”
“Keşke fark etse…” dedi İliryalı.
“Kaderimize gidelim o zaman.”
Tavlada gün batarken Black Swan’s Soul Oteli’nin kapısına yanaşan 87 model bordo Buick, durmaktan vazgeçerek Chloe’nin oturduğu siteye yöneldi.
David direksiyona sıkı sıkı yapışmış, gaz pedalıyla döşeme arasındaki boşluğu sıfıra indirmişti. Lilith Hotel’in tuhaf girişine bir an dalınca bir kazadan kıl payı kurtuldu.
“Hatırlıyorum…” diye mırıldandı. “Rüya olması mümkün değil.”
Araba acı bir fren sesiyle durdu. David arabadan fırlayıp koşarak Chloe’nin oturduğu apartmana girdi. Asansör kabinine girdiğinde yerdeki saman parçaları dikkatini çekti. Biensen’in evini anımsadı. Dosyalar garip bir şekilde kapatılmış ve yok edilmişti.
Dairenin kapısını telaşla yumruklamaya başladı.
Chloe soğukkanlı bir şekilde kapıyı açtı. David karşısında endişeli bir halde duruyordu.
“Hatırlıyor musun?” diye sordu.
“Gir içeri Dave…” dedi Chloe.
Chloe’nin sesi davetkâr ve çocuğumsuydu. Onu ilk kez böyle gören Dave tedirgin adımlarla daireye girdi.
“Bir şey içer misin?” diye soran Chloe cevabı beklemeden salona yöneldi.
Dave kütüphanedeki kitaplarda göz gezdirip işaret parmağıyla kitapların sırtlarına dokunurken kanepenin üzerinde duran gergef gözüne çarptı. Parmağını, sırtında Chaotica adı yazan kitaptan çekti ve kanepeye yöneldi.
“Dikiş nakış işleriyle ilgilendiğini bilmiyordum,” diye mutfağa doğru seslendi.
Gergefi eline aldı. Üzerinde o ana kadar işlenmiş cinayetlerin nakşedildiğini görünce dehşete kapılıp gergefi fırlattı. Arkasını döndüğünde Chloe elinde iki büyük bardak içkiyle duruyordu.
Dave’in kulağına eğilip, “Al İliryalı, oyunu başlatalım hadi,” dedi.
Şaşıran Dave bir adım geri çekildiğinde karşısında uzun lacivert saçları rüzgârla uçuşan, kabarık kadife etekli bir kadınla Chloe’nin görüntüsü arasında gidip gelen biri vardı.
Kadın Terzi’ye dönüştüğünde odanın zemini siyah-beyaz damalı bir satranç tahtasına bürünüyordu. Dave gözlerini ovuşturdu.
“İyi misin?” diye sordu Chloe.
“İyiyim,” diye güçlükle yanıtladı David. “Sadece…” dedikten sonra kararsızlığa düştüğünde Terzi’nin buz üfleyen nefesi yeniden kulağındaydı:
“İyiysen başlayalım İliryalı.”
“Yeter!” diye bağıran Dave, Chloe’yi iterek uzaklaştırdı.
“O zaman başlayalım,” derken Terzi’nin dudakları arasından havaya karışan buharla birlikte Dave, elindeki bardakta duran sıvının yüzeyinin buz tuttuğunu gördü.
Korkuyla titreyen Dave, “Kimsin sen?” diye sordu.
“Beni hatırlamıyor musun? Terzi Lipoendra’yım ben. Karın.”
Başını önüne eğmiş olan Dave’in dudağının kenarında hain bir gülümseme belirdi: “Sonunda Terzi olduğunu kabul ettin Lipoendra. Şaaahhh!” diye bağırdı.
Terzi odanın diğer köşesinden koşarak kolundaki at şeklindeki iğnedenlikten bir iğne çekti ve İliryalı’nın göğsüne doğru ilk hamlesini yaptı. Sola doğru çekilen İliryalı hamleyi savuşturdu, kollarını gövdesini koruyacak şekilde kırıp ellerini yumruk yaptı.
“Hamle sırası benim Lipoendra,” dedi sakince. Gözlerini kadının gözlerinin içine dikti. Avını odanın köşesine sıkıştırmak için temkinli ama emin adımlar atan adam, her adımında duvardaki yağlı boya tabloların sarsılmasına neden oluyordu. Lipoendra, İliryalı’nın her adımında geri çekiliyor, içinden de sayıyordu. İliryalı sağ yumruğunu kadının çenesine doğru savurdu.
Terzi düştüğü yerden kalkmaya çalışırken yere damlayan kanını görünce öfkelendi. İğnedenliğinden çektiği kılıç başlı iğnesini havada birkaç kez savurdu; iğne bir anda devasa bir kılıca dönüştü.
“Yirmi bir!” diye bağırarak hamlesini yaptı.
İliryalı geriye doğru kaçmaya çalışırken arkasındaki sehpaya takılıp düştü, kılıç göğsünü teğet geçti.
Öfke nöbetine kapılan Lipoendra gözlerini havaya dikti: “Şu adamın elimden ölmesine izin ver!” diye Tanrı’ya bağırdı.
“Şimdi değil Terzi,” dedi adam gülerek.
Çevik bir hamleyle ayağa kalkıp Lipoendra’nın kılıcı kavrayan bileğini yakaladı. Bileğini kapının çerçevesine vurarak kılıcın düşmesini sağladı. Çarpmanın şiddetiyle duvar kırıldı. İliryalı kılıç düşünce geri çekilip Terzi’nin hamlesini bekledi.
Terzi sert bir tokatla İliryalı’nın sendelemesini sağladı. İliryalı da elinin tersiyle Terzi’ye karşılık verdi.
Yere düşen Terzi, yerden Chloe olarak kalktı ve koşarak çekmeceyi açtı. Çıkardığı beylik tabancasıyla İliryalı’ya kurşun yağdırmaya başladı.
“Ah şu dünyevi elementler…” diyerek zırhının üzerindeki kurşunlarla alay eden İliryalı gülme krizine girdi ve “Kırk dokuz!” diye bağırdı.
Sitenin havuz başından yükselen arya ile donakalan İliryalı pencereye doğru yaklaştı. Ses Kristin’e aitti. İliryalı pencereyi açtı. Ay ışığı havuz başındaki heykelin her detayını aydınlatıyor, Kristin’e görkemli bir sahnede solistlik yaptırıyordu. İliryalı’nın gözleri doldu.
Bu sırada Chloe yeniden Terzi olmuştu. Aryanın bitmesini beklemeyen Terzi, “Elli!” diye bağırarak İliryalı’nın üzerine doğru koşmaya başladı.
Sesi duyan adam arkasını döndüğünde Lipoendra durması imkânsız bir tren gibi üzerine geliyordu. Kadın omzuyla adamın göğsüne çarptı. Dengesini kaybeden İliryalı, pencere çerçevesini parçalayarak cam kırıkları ve Terzi’yle birlikte dördüncü kattan aşağıya düşmeye başladı.
Önce cam ve tahta parçaları yere düştü, ardından Dave ve onun üzerine de Chloe…
Kristin’in aryası bitmişti. Havuzun çeşmesinden akan suyun sesi sokağa bir alkış tufanı gibi yayılıyordu.
Terzi gergefini yanına bırakıp sehpanın üzerindeki damalı zemine siyah ve beyaz atları dizdi. Dışarıda odun kesen İliryalı’ya seslendi.
“Atları savaştırmaya ne dersin?” Terzi hınzırca gülümsüyordu. “Hadi, son kez…”
“Son.”
Chaotica ft. Lacivertiğnedenlik