
70’lerin sonu, 80’lerin başı. Henüz renkli yayına geçilmemiş; geçilse de fark etmez, evdeki televizyon siyah-beyaz. Bir fark etmez daha: Zaten o zamanlar tutkuyla izlediğim filmler de siyah-beyaz anlatıların dünyasına aitti. Küçük bir çocukken özellikle komedilerden hoşlanır; Laurel ve Hardy, Charlie Chaplin ya da Buster Keaton filmleri başladığında 67 ekran Telefunken televizyonun karşısına kilitlenirdim. Onların filmlerinde gülerken kendimden geçer, nefessiz kalırdım. Türk sineması ya da yabancı dramalarsa yetişkinlerin ilgisini çekse de benim zerre umurumda değildi.
Aklımın biraz daha erdiği yaşlarda fantastik kurgu ve bilimkurguya dair önüme ne düşerse izlemeye başladım. Gerçek hayatı süper kahramanlardan veya uzay yolcularından öğrenmek kadar güzel gelen bir şey yoktu sanırım. Şimdi düşününce, film zevkimin neredeyse hiç değişmediğini görüyorum.
80’li yıllarda büyük tiyatro üstadı Haldun Dormen, Haldun Dormen’le Pazar Sineması adında bir program yapıyordu. Programına konuklar alıyor, onlarla gayet düzeyli, entelektüel sohbetler yapıyor ve biraz sonra yayınlanacak film hakkında derinlemesine bilgiler veriyordu: Yönetmenin yarattığı tekinsiz atmosferden, ışık tekniklerinden, oyuncu seçiminden, dekordan, sahnelerin ve sekansların nasıl tasarlandığından… Haldun Dormen’in bana yabancı bir dilde konuşuyormuş izlenimi uyandıran o derin anlatısı karşısında ben kulaklarımı dörde açıp hipnotize olurdum. Birazdan izleyecekleri filmi bekleyen evdeki yetişkinler içinse bu bilgilerin tamamı bir reklam molasından farksızdı. Misafirlere çay getirmeye giden annem, tuvalet ihtiyacını gideren büyükler, televizyondan birbirlerine dönüp daldıkları hararetli siyaset sohbetleri… Hepsi Haldun Dormen’in film hakkında anlattığı o ara dilimde gerçekleşirdi. Filmin başlangıç jeneriği girdiğindeyse herkes yeniden ekrana döner, yetişkinler çocukları sessiz olmaları konusunda uyarırdı.
Oysa sinema salonlarının önündeki simsarların, bir filmin değerini kanıtlamak için Haldun Dormen gibi derinlemesine analizler yapmasına hiç gerek yoktu. “Baylar, bayanlar! Bu filmde aşk, gözyaşı, ihtiras, seks, kan, şiddet hepsi bir arada!” diye bağırmaları yeterliydi. Bir de insanı tahrik eden o afişler… Filmin içeriği ne olursa olsun, mutlak bir afiş pornosu. 1976 yapımı, Mustafa Akkad’ın yönettiği Çağrı filminde barış dini İslam’ın doğuşu konu edilse de afişte Hz. Hamza elinde yayıyla, arkasında görkemli bir savaş illüstrasyonuyla resmedilmişti. Kadın oyuncular çıplak, erkek oyuncular ellerinde tabancalarla çizildiğinde izleyicinin o oltaya takılmaması imkânsızdı.

Bu basit fark, Aslında herkesin kendi pornografik dünyasını kurduğunun ve o dünyanın etrafında kümelendiğinin göstergesiydi. Yakalanmak için kaliteli yemlere değil; aksine en kötü, en bayağı, en sığ yeme ihtiyacımız vardı. Bir filmi izlerken; bir resme, fotoğrafa, heykele ya da bir ağaca bakarken oradaki sanatsal inşaya belki de hiçbirimizin ihtiyacı yoktu. Hayatı algılamak için “şeyi” hayranlıkla izlemek yeterliydi; “şeyin” hangi duygularla, hangi teknikle inşa edildiğini bilmekse son derece gereksiz bir teferruattı.
Belki de gerçekten böyle olması gerekiyordur, emin değilim.
*
Trafik kazasında hayatını kaybetmeden önce Mesude’yle yat limanı kayalıklarında oturmuş; bir yandan dertleşiyor, bir yandan da köpek öldüren şarabımızı içiyorduk. Her zaman camiadaki en yakışıklı çocuğu bulur, sevgili olmayı becerirdi. O çocuklar Mesude’ye sırılsıklam âşık olur, bir süre sonra da bu ilişkiyi taşıyamaz hale gelirlerdi. Mesude zeki ve güzel bir kadındı. Kızıl kıvırcık saçlı, beyaz tenli, çilli, etine dolgun bir hippi… Mesude’nin terk ettiği adamların hüsranlarını çok dinlemişliğim vardır. Anladığım kadarıyla Mesude, pek çok kadın gibi arkasında enkaz bırakmayı seviyordu. Bunu onun yüzüne hiç söylemedim. Yine bir gün, o zamanki sevgililerinden birini henüz terk etmişken buluşup sohbet ediyorduk. Şaka yollu takılıp terk ettiği o adamlar kadar yakışıklı olmadığım için mi benimle sevgili olmadığını sormuştum.
Bana, “Aman be Chao,” dedi, “yakışıklılık ne ki… Bak bak nereye kadar?“

Audrey Hepburn… Haldun Dormen’in karşısında oturan o zarif kadın. Kendisi hakkında, zamanının en önemli oyuncularından ve en güzel kadınlarından biri olduğu dışında pek bir bilgim yok. Ama bugün evimin mutfağında, kedisiyle çekilmiş bir fotoğrafının posteri asılı. Sadece güzel olduğu için duyduğum bir hayranlık diyelim…