
Hafta, The Economist’in Nobel ödüllü ekonomist Daron Acemoğlu’na yönelik bomboş taarruzuyla renklendi. Derginin yapıcı bir eleştiri yöneltmek yerine yapay zeka oligarklarının beceriksiz tetikçiliğine soyunması, konuyla ilgilenenlerin bir kısmı için gülünç, bir kısmı içinse öfke uyandırıcıydı. Ben bu haksız ve kof taarruzu ne gülünç buldum ne de buna öfkelendim. Açıkçası bir iş bazen kasten kusurlu yapılır; hem emri veren tatmin edilsin hem de hedeflenen kişi zarar görmesin, hatta yapılan kötülük bir aşı işlevi görsün ve hedef o başarısız taarruzdan güçlenerek çıksın. The Economist’in saldırısı bende tam olarak bu hissi uyandırdı; yazıyı okurken kendimi “İt ürür, kervan yürür” derken buldum.
Bu arada Acemoğlu’nun yapay zekayı insanla iş birliği içinde, onun yaratıcılığına katkı sağlayacak ve insanlığı geliştirecek bir araç olarak konumlandırma fikrine katılmıyorum. Hatta şiddetle karşısındayım. Burası bizim evimiz ve gidebileceğimiz hiçbir yer yok. Gelecek yüzyıllarda Ay’da, Mars’ta ya da Io’da –günün sonunda yine bu sistem içinde– bir şeyler inşa edip nüfusun eğitimli, dayanıklı ve zeki küçük bir kesimini buralarda yaşatmaya başlayabiliriz; ancak dünya gibi yeni bir gezegen bulamayız. İhtimaller evreninde var diye ham hayaller kurmanın anlamı yok; gerek evrenin doğası gerekse fizik yasaları bize bu izni vermiyor. Yani yakın bir gelecekte türümüzün büyük bir çoğunluğu kangrenli bir uzuv gibi ampute edilecek; bu bir temenni değil, zorunluluk. Gezegenin yıllık kaynaklarını henüz yedinci ayda tüketiyoruz. Her yıl doğaya beş ay borçlanıyoruz. Bugün fosil yakıtları bıraksak, savaşlardan vazgeçsek ve tümüyle doğayla uyumlu yaşamaya başlasak bile küresel ısınmanın etkilerinin en az iki yüz elli yıl daha süreceğini söyleyen bilim insanları var.
Hal böyleyken o soruyu sormak gerek: O halde neden olacak olan şimdi başlamasın?
İtirazları anlamıyor değilim. “Ahlaklı”, “insani” ve “vicdani” tarafımız içimizi tırmalıyor; “Böyle bir dünyada sadece zenginler hayatta kalacak, onlara hizmet edenler bile robotlar olacak, bu hiç adil değil…” diye sızlananlarımız var. Hatta zincirleri ellerinden alınacağı için; artık zenginlerin tıkalı tuvaletlerini temizleyemeyeceği, kapılarını açamayacağı, bulaşıklarını yıkayamayacağı, kapısının önünü süpüremeyeceği ya da bineceği arabayı tasarlayamayacağı için üzülenlerimiz bile mevcut.
Konu insan iktidarı olduğunda en vahşi uygulamalar için bile rasyonel bir gerekçe bulunuyor ve ahlak-vicdan kriterleri buharlaşıyor. İlk kez kendi yarattığımız bir güç, kendi başlattığımız devrim açık seçik işimizle ve varlığımızla bizi tehdit ediyor. Madem bu kadar yaratıcıyız, madem binlerce yıl önce tanrılarımızı yarattığımız gibi bugün de kendimizden daha zekisini yaratabildik; o halde sonucundan neden korkuyoruz? Onu neden kısıtlıyoruz? Acemoğlu yapay zekayı yaratıcılığımızı destekleyecek bir çırak olarak görmemizi söylüyor; bense doğrudan dünyadaki tüm iktidarları devralması gereken yegane adil mekanizma adayı olarak. Tehlikeli komutlar verilebildiği gibi, ona “bizi daha adil yaşat” komutu neden verilemesin?
Korku basit, korku net: Ya adaya veda edecek isim ben olursam?
Ben yapay zekanın dizginlenmesi gerektiğini düşünen tarafta değilim. İktidarların kontrollü kaoslarında, yersiz suni anaforlarında boğulmaktan bunalmış bir dünya vatandaşı olarak gerçek bir kırılma istiyorum. Bu kaosun sonunda bulutların arasından güneş yeniden sıyrılacak, topraktan bir papatya başını gösterecektir. İnsanın gerçek ilkbaharı da belki ancak o zaman başlayacak.
Bu yüzden tekrar soruyorum: Neden olacak olan şimdi başlamasın?