ANARCHISTALES

• •

Kaplumbağa Terbiyecileri, Katilleri ve Pornografya’da Çarşambaya Dair Bazı Şeyler

On yıldır uzayan sakallarımı dün kesme kararı aldım. Bir kozmetik mağazasına girip yeniden bir tıraş takımı edinmem gerekiyordu: Jel, jilet, losyon, fırça vs. Elektrikli makineyle kestiğim bir tomar sakalı çöpe attıktan sonra sinekkaydı tıraşımı oldum. Aynadaki adam babamın ellili yaşlarındaki haliydi. Bundan sonra babamı özlediğimde neyin altına bakmam gerektiğini öğrenmiştim. Her neyse, banyodan çıktıktan sonra eşimin işten gelmesini beklemeye başladım. Haftada en az üç kez “Şu sakallarını kes artık Chao!” diyen kadın, bu kez “Çabuk sakallarını uzat!” demeye başladı. Ona tek bir şart koştum: “Bir daha sakallarım hakkında yorum veya talimat duymak istemiyorum.”

İnsanların bir kısmı modern zamanın Robinson Crusoe’su olmak ister, bir kısmı İmparator Neron’u. Bir kısmı gezegene uzaydan bakan ıssız bir adada olmak ister, bir kısmı omuzlar üzerinde gezdirilen bir diva. Her iki halde de sanırım yalnız olmak için de kalabalıklar içinde biri gibi hissetmek için de insana ihtiyaç duyuluyor. Tek farkla: Birinde varlığına, diğerinde yokluğuna. Ben araftayım. Bukowski’nin hissettiği gibi hissediyorum; insanların yakınımdaki varlığından rahatsız oluyorum ama yazdıklarımı da okusunlar istiyorum. Sanırım bu kadar etkileşim ve insan sevgisi benim için ziyadesiyle yeterli. Diğer kesim ise her tür sosyal etkileşime göbekten bağlı. Etkileşim, insanlara var olduklarını kanıtlamanın en temel aracı.

Ozzy Osbourne hakkında seksenli yılların sonlarında anlatılan bir hikâye vardı. Muhtemelen şehir efsanesidir zira sonraki yıllarda defalarca YouTube’da videosunu aramama rağmen bulamadım. Hikâyeye göre Ozzy sahneye civcivlerle çıkıyor ve onları çivili ayakkabılarla eziyordu. O zamanlar hayvan hakları savunuculuğu bu denli tabana yayılmamış, yapılan ekstrem zulümlerse sahne gösterisinin bir parçası kabul edilebiliyordu. En azından bunu yapan kişi ünlü biri değilse de “çılgın, deli, sıra dışı” gibi dışarıdan sevimli bile gelebilecek damgalar yiyor; vicdanı rahatsız eden boyuttaki davranışları sergileyenlerse “serseri” damgası yedikten sonra sosyal ortamdan dışlanıyorlardı. İnternetsiz dünyanın etkileşim araç gereci, yine dikkat çekmek için yapılan ve sosyal davranış kalıplarının sınırlarını zorlayan hareketler toplamıydı. Punklar kendi estetik anlayışlarını “güzellik çirkinliktir” mottosu altında sergilerken, heavy metal dinleyen gençler saçlarını uzatıyor, deri giysiler giyiyor, gösterişli aksesuarlar takıyor; gettoların rap ve arabesk müzik çevresinde biriken gençleri ise kendi gerçekliklerini eğip bükerek kalabalıklaşan dünyada önce kendi sosyalleşme alanlarını, ardından da alt kültürlerini yaratarak bir yandan isyan ediyor, diğer yandan da varlıklarını inşa ediyorlardı. Hepsi görünmenin bir parçasıydı. Kalabalıklaştıkça görünürlüğün azalması, öyle sanıyorum ki kişilere değerlerini de sorgulatıyor ve onları daha küçük gruplar içinde en radikal, en çılgın, en holigan hâle getiriyordu.

Nihayet sosyal medya dünyasında artık görünür olmanın yolu yapılan deliliğin videoya alınması, sisteme yüklenmesi, fark edilmesi, linç edilmesi gibi şartlara bağlandı. Şartlar ağırlaştıkça insanların çılgınlıklarına dair bu dijital pornografiyle etkileşim; eskisi gibi ayıplama, terbiye etme, utandırma, vicdani hesaplaşma gibi normal bir toplumda yaşanması gereken aşamaları ortadan kaldırarak farklı bir merhaleye taşındı. Artık sosyal medyada gördüğümüz yemek, cinsellik, şiddet, lüks, din hatta sanat içerikli pornografik akışa karşı ilk reaksiyon “tutuklansın” tepkisinde vücut buluyor. Eskiden faşizm ancak bir devlet ideası, kurumsal bir fikriyat olarak algılanırken etkileşim biçimlerimizin teknolojiyle harmanlanan evrimi, faşizmi yaygınlaştırarak sosyal devletlerin içinde yaşayan bireylerin fikriyatı hâline getirdi. Geçenlerde genç bir kadın, dikkat çekmek için arkadaşının kayda aldığı videoda bir kaplumbağayı ayakkabısının topuğuyla ezerek öldürüyordu. Video dolaşıma girdikten kısa bir süre sonra başlayan infiale dâhil olanlar, Orta Çağ’da ayaklanan köylü takımı gibi hep bir ağızdan kadının başını istiyordu. Bugün gördüğüm kadarıyla video on beş yıl öncesine aitmiş. Doğrudur, değildir; benim burada tartıştığım konu bu değil. Sosyal medyada takipçi destekli etkileşimle başlayan her hezeyanın günün sonunda devletten ceza dilenen bir kimliğe bürünmesi. Antik kıraathanelerimizin meşhur sloganı olan “Sallandıracaksın üç beş tanesini meydanda, bak bakalım bir daha yapabiliyorlar mı?” günümüzde “Tutuklansın!” hâlini aldı.

Sosyal yaşamın estetiği aslında bir yandan yargılama yapmadan yargılayabilmesinde, kabahatliye savunma hakkı vermeden özeleştiri yaptırabilmesindeki güçte saklıydı. Kabahat işleyen kişi kabahat esnasında ifşa olduğunda üzerinde yoğun bir baskı hisseder, kabahatin utancıyla kendi kendine özeleştirisini yapar ve aynı kabahati tekrar işlememe konusunda özen gösterirdi. Bu, toplumun cezalandırmadan cezalandırma, iyi olmaya zorlamadan iyi olmaya zorlama yöntemiydi. Her şey sessizlikte, günahın propagandasını yapmamakta ve kötüyü örtme becerisinin minnet uyandırmasında gizliydi. Suç devletin ilgilendiği, kabahat ise toplumun ilgilendiği bir alandı; böylece suçlu üretimini engelleyen, otokontrolü yüksek bireylerden oluşan bir toplum organizasyonu inşa edilebiliyordu. Şimdi ise Foucault’nun deyimiyle —suçla/kabahatle hayatının bir anında karşılaşan kişi— anında hem herkese ifşa edilip hem de devlete havale edilmeye çalışılarak bireyin özeleştiriyle kendini yeniden organize etmesinin değil, suçunu rasyonelleştirmesinin hatta örgütlemesinin önü açılıyor. En basitinden “Suça Sürüklenen Çocuk” üst başlığı bile hem tüm çocukları potansiyel hâline getirir hem de çocukların bir kısmını bu başlık altında gönüllü toplanmaya, örgütlenmeye itebilir. Zira dışlayıcı her söylem bir süre sonra dışlananın sırtında bir zırh olarak dışlayanın karşısına dikilir.

Maalesef mini etek giyenden içki içene, kültleştirilmiş liderleri eleştirenlerden adres sorana kadar herkesin tutuklatılmaya çalışıldığı; bu teşhir çağında, Pornografya’daki herkesi de pornograf sanmaktan mütevellit hastayız. Toplumlar olarak bence kritik bir eşikteyiz: Kaplumbağaları terbiye mi edeceğiz, öldürecek miyiz?