
“Rico ile birlikte hiçbir özelliği olmayan parlak acı yeşil duvara bakıyoruz. Yeteri kadar baktıktan sonra sıkılıp yıllar önce kırdığım eski Siemens televizyona ait flaman devresini incelemeye başlıyorum. Öylesine bir nedenle parçaladığım televizyonun hoşuma giden parçalarını duvara asmıştım. Bu devre yukarıdan bakıldığında bir metropole benziyor. Daha büyük bir şeyin işlevsel bir parçası olmakla birlikte kendi başına düzensiz denilebilecek parçaların bir araya getirilmesiyle plansız büyümüş çarpık bir şehir gibiydi. Rico da sıkıldı, arkasını döndü, nispeten daha anlamlı bir şeye, sulamayı sürekli unuttuğum ama bana inat yaşamaya devam eden konsolun üstündeki dracaena cinthoya odaklandı. Biraz sonra masaya, oradan konsola atlayacak, hiçbir şey yokmuş gibi bitkiye yaklaşıp yaprağı önce koklayacak, sonra ısıracak ve ne tepki vereceğimi bekleyecek. Kızmayacağım. Çünkü kızamıyorum. Elimde değil bu. Bir gün öyle bir şeyi bağışlarsın ki, o andan sonra anlarsın ki aslında her şeyi bağışlamışsındır, seni öfkelendirebilecek hiçbir olasılık kalmamıştır dünyada. Sadece bir iz, temiz bir kesik. Tüm derini, kaslarını, kemiklerini, onları birbirine bağlayan dokuları, damarları bilhassa gerçekliğini ve zamanını ikiye ayıran bir yara iziyle kalakalmışsındır. Önce ve sonrayı birbirinden ayıran yara ise daimi bir şimdiden başka bir şey değildir. Şimdiye hapsolmanın benim için anlamı bu.”
*
San Pedro’daki boğucu sıcağı katlanılmaz hale getiren haftalardır durmayan bu yağmur ve gece yarısı. Bu çarpık şehirde ne varsa çürümeye yüz tutmuş. Nat Turner Bulvarı’ndan koşarak sola, Manson Sokağına girdim, yani Sierra Leoneliler bölgesi… Sokağın girişine koydukları köpek kulübesinden fırlayan siyah mastif kendisini bağlayan zincirleri koparmak istercesine üzerime atıldı, aramızda bir karıştan az bir aralık kaldığında neyse ki zincirler bu siyah canavarı durdurmayı başardı. Zamanla yarışıyor, içimde taşıdığım canı peşimdekilerden kaçırıyordum ki bir de bu köpeğin tehdidi bardağı taşırıyordu. Nefes nefese geri adım atarken beni kovalayan Nazilerin sesleri da yaklaşıyordu. Ayağım arkamda yatan bir beyazın bacağına takılınca kıç üstü düştüm. Sierralılar köpeği düşmanlarıyla besliyor olmalıydı. Elime gelen boş bira şişesini kendime silah olarak aldım. Bir ölümden ötekine, labirentin çıkışına konmuş peynire ulaşmaya çalışan fare gibi koşuyordum. Nazist bir grup olan Beyaz Piçler Çetesi’nden kaçan bir beyaz olarak siyah ırkçısı grubun kontrol ettiği Sierra Leonelilerin bölgesine sığınmıştım.
Yüz yıl kadar önce Birleşmiş Milletler’in kararıyla dünyadaki herkes dünyanın her yerinde pasaportsuz vizesiz oturum hakkı kazandığında, tarih kitaplarında yazdığına göre göç alan gelişmiş ülkeler kendi ülkelerine göç edilmesin diye göç veren ülkelerin kalkınmasına, onların da insani koşullara ulaşmasına yardımcı olacakları varsayımında bulunmuşlardı. Hiç de planlandığı gibi olmamıştı. Yasa dünyanın tamamı tarafından kabul edilir edilmez gelişmiş metropollerdeki mülk sahipleri kiraları katlayarak normal yurttaşların yoksullaşmasına ve göç edecek ekonomik şehirler aramalarına neden oldu. Afrika’nın ve Asya’nın zenginleri Avrupa ve Amerika’nın yoksullarıyla yer değiştirdi. En çok da yoksullar göç ediyordu. Dünya altmış yetmiş yıl kadar süren yeni bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Herkes her yerdeydi ve en eski dünya hayat karşılığında üç haz vadediyordu uyuşturucu, seks ve anarşi.
San Pedro’da ten rengi ideolojiydi. Siyahlar Marksist, beyazlar Nazist. Beyaz ve anarşist olarak siyahları Nazi olmadığıma ikna edemeyeceğimi biliyordum, öldürmeseler bile bir uzvumu zevk için keseceklerinden eminim, peşimdeki grubunsa ne yapacağını biliyordum, derimi yüzecek, ayaklarımdan bir ağaca asacak, üstüme hain yazılı bir karton çivileyeceklerdi. Tüm kıta bu şiddet pandemonyumunda kıvranırken günün birinde tarafların uzlaşabileceklerini veya bir tarafı ortadan kaldıracaklarını biliyor olmak işe yaramıyor. Ben San Pedro’nun cehennem evresinde yaşıyorum ve maalesef bir zaman makinem yok.
Dev köpekten küçük hareketlerle uzaklaştıkça o da meseleyi daha fazla uzatmamaya karar vermiş olacak ki önündeki beyazın kaval kemiğini tek ısırıkta kırarak cesedi kulübesine doğru çektiğinde adamın ellerinin bileklerinden kesildiğini fark ettim. Toplamda üç metre genişliğindeki Manson Sokağı’nın derinlerine girip de bir siyaha yakalanmaya niyetim yoktu. Gölgeye saklanacak ve beni öldürmek isteyen köpekten ve sokağın sahiplerinden çekineceğini sandığım Nazilerin buraya girmemesini umacaktım. Sırtımı duvara verip bacaklarımı göğsüme çekip bira şişesini sol elimin altına aldım ve karşımdaki sıvası yer yer dökülmüş duvarı izlemeye başladım.
Autrom’un arabasından bu zamanda ve ülkede indiğim için pişman olmam gerekir ama değilim. Tahabes de burada indi, hemen arkasından ben. Fakat tüm Bas-Sassandra’yı aramama karşın onu bulamamıştım. Yıllar sonra Wilhelm Keitel adında bir Nazi barında Autrom’u alımlı bir fahişeyle otururken buldum. Kadın ölü gözlerle Nazi sembolleri dolu üniformalı müşterilerin yığıldığı alana bakarken Autrom çevresinde hiç kimse yokmuş gibi viski bardağının ağzında uzun ince işaret parmağını gezdiriyordu. Şapkasını çıkarmamış olması çok kalmayacağının işaretiydi. Yanına sokuldum, beni bekliyordu, “Onu boşuna aramayın Bay Oahc, sizinle aynı zamanda inmiş olması aynı gerçekliğe indiğiniz anlamına gelmez” dedi. Başka bir şey konuşmadık, viskisini bitirip kalkarken “dikkat edin Bay Oahc, bu geceden sonrası sizin için zor geçecek” dedi. Öfkeliydim, Autrom beni yanlış bir gerçekliğin içine atıp gitmiş, Tahabes’i yıllarca boşuna aramama izin vermişti. Geceyi yanında oturan fahişeyle atlattım. Sabaha kadar öfkemi çıkartmak için tecavüz edercesine birleştiğim fahişenin tabii ki göğsümde kazılı çember içindeki “A” harfini görmemesi mümkün değildi. Ücretini eksiksiz almasına karşın patlak dudağının, çürümüş etlerinin, oturmakta zorlanmasının, belki de bu gece çalışamayacak olmasının intikamını almak için benimle ilgili bildiklerini örgüte anlatmasının önünde engel yoktu.
Günün kalanında kovalama çoktan başlamış, işkenceyle idam emrim tüm gruplara iletilmişti. Hemen herkesin birkaç saat dayanabildiği bu kovalamacayı bir haftadır başarıyla sürdürüyordum ama burası yolun sonuydu. En iyi ihtimalle oturduğum duvarın dibinde ölecektim.
Yağmur hafiflerken bulutlar da kızıla boyanmaya başladı. Duvardaki sıva döküntüleri arasındaki çatlaklar karanlıkta görünmedikleri için artık izleyecek yeni şeyler olmuştu bile. Naziler sokağın girişine kamp kurmuşlardı, içeri devam edemeyeceğimi düşünüyorlardı. Göğsümdeki sembolün Nazi olmadığımın ispatı olması sayesinde belki kurtulabilirdim. Marksist kasapların hakkımda iyi bir şey düşünmeyeceklerini bilsem de dilimlenmekten kurtulabilirdim. İçeri devam etmeye karar verdim, geldiklerinde gösterebilmek için gömleğimin düğmelerini açtım. Sokak, diğer uçta Bundy Caddesi’yle kesişiyordu. Caddeye vardığımda karşımdalardı, konuşmadan ağır ağır dövmeyi göstermek için önümü açtım. Tam karşımda duran iri memelere ve kalçalara sahip olan siyahi kadın palasını çekip petit-bourgeois diye bağırarak beni çaprazlamasına keserek bayıltırken posta arabasının ve atların sesini duydum.
*
Rico ile birlikte hiçbir özelliği olmayan parlak acı yeşil duvara bakıyoruz. Yeteri kadar baktıktan sonra sıkılıp yıllar önce kırdığım eski Siemens televizyona ait flaman devresini incelemeye başlıyorum. Öylesine bir nedenle parçaladığım televizyonun hoşuma giden parçalarını duvara asmıştım. Bu devre yukarıdan bakıldığında çarpık yapılaşmış bir metropole benziyor…