
Dünya Kupası düzenlendiğinde Türkiye’de futbol takip eden hemen herkes kupayı Arjantin’in almasını ister. Garip ama hepimizin içinde bir Arjantinli yaşar. Farkında olmadan da olsa Türklerin Arjantin’e karşı beslediği bu sempatinin arkasında tabii ki kader benzerliği var: Darbeler, bitmez tükenmez yolsuzluklar, düşürülemeyen enflasyon ve her zaman güçlü ülkelerin dümen suyuna girmeye çalışan, halkının çıkarlarını hiçe sayıp kendi cebini dolduran hükümetler. Açık konuşayım, bu Dünya Kupası’na kadar ben de Arjantin’i destekliyordum. Hatta turnuva başladığında, Türkiye de bu turnuvaya katıldığı halde kupayı Arjantin alsın istiyordum. Ancak turnuvayla birlikte nedense kafamın bir yerinde Arjantin dosyası açılıverdi. Darbecilere darbe yapan darbeciler, meşruiyet sağlamak için savaş çıkarıp durup dururken gencecik askerlerinin ölümüne neden olan diktatörler, halkının tüm sosyal haklarına ipotek koyan, ülkeye ait ne varsa satan neoliberal politikacılar, siyahları ordunun ön saflarına sürerek ölüme gönderen, İkinci Dünya Savaşı sonrası kaçak Nazilere ev sahipliği yapan ırkçı bir tarih… Açıkçası turnuvanın başında kupayı kazanmasını istediğim Arjantin’in, birdenbire her yaptığı batan, aslında ayrılmak istediğim ama bunun henüz farkına varamadığım o sevgiliye dönüştüğünü anladım. Bu yüzden dün İngiltere’yi tutuyordum. Bir faydası olmadı belki ama en azından Arjantin’i unutmak için en doğru “bariyer ilişki” adayının İngiltere olduğundan eminim.
*
Dün; ülkenin bir kesiminin Tiyatrolar Günü olarak kutladığı, diğer kesimininse Demokrasi Bayramı olarak andığı (bir şey nasıl olur da hem bayram olup hem de anma gerektirir, inanın bilmiyorum), kandırıldığını söyleyerek kendini savunan hükümetin desteğiyle devletin tüm kılcal damarlarına sızmış bir örgütün kanlı darbe girişiminin yıl dönümüydü. Ne alakası var bilmiyorum ama uzun süredir alkollü içkilerden uzak duruyorken dün, hamile kadınların aşermesi gibi anlamsız bir istek ve iştahla tekila içesim geldi. İradesi zayıf bir insan olduğum için eve gider gitmez yarım şişe tekila içtim. Bayağı sarhoş olmuş olmalıyım ki sevdiceğe Gilmore Girls’ü yeniden izlemeyi teklif ettim. Hemen kabul etti. Hayatımda gördüğüm en beter, en bencil, en geveze karakter olan Lorelai Gilmore’u sarhoşken yaptığım aptalca bir jest yüzünden aylarca tekrar izlemek zorunda kalacağıma tam inanmışken Tanrı imdadıma yetişti. Bir yıldır görmediğim bir çocukluk arkadaşım şehre gelmiş, görüşmek istiyordu. Sevdicekten izni koparıp gençlik yıllarımdaki gibi haytalık yapmaya kaçtım. Haytalık dediğim de arkadaşımla falezlerdeki kayaların üzerinde oturup denizi seyrederek siyasetten, ünlü kadınların kalçalarından, felsefeden ve çocukça kıyaslardan (örneğin yapay zeka mı daha kötü, diktatörler mi?) konuşup aptalca şakalar yaparak zaman geçirmekti. At gibi içip it gibi sızdığım gecenin sabahına elbette ki pişmanlıkla açtım gözlerimi.

*
Neyse; final maçı İspanya ve Arjantin arasında olacak, kupayı biri kaldıracak. İç savaş yıllarında anarşistleri katleden İspanya’yı da Arjantin’i de tutmanın pişmanlık olduğunu biliyorum. Aslında herhangi bir devleti desteklemenin, tarihin her döneminde eninde sonunda pişmanlık getirdiğini çok iyi biliyorum.