ANARCHISTALES

• •

Ölümlü Sevdalılar Hamamı

Tiyatro gişesini andıran camlı bölmenin arkasında oturan yirmili yaşlardaki kızıl saçlı, çilli kız telefonuyla oynuyor. Kendi kendine gülüyor; sonra dokunmatik ekrandaki kendisini eğlendiren mesaja ince, narin ve şeffafa yakın beyazlıktaki başparmağıyla seri şekilde karşılık veriyor. Tırnakları da elleri gibi soluk bir beyazlığa sahip.

Camı tıklıyorum. Başını kaldırıyor, beni görünce işinden alıkoyduğum gereksiz bir vatandaşmışım gibi somurtup telefonuna dönüyor ve mesajını tamamlıyor.

“Buyurun?”

Dünyanın en angarya işini yapıyormuş da bütün yükü ben sırtına bindirmişim gibi bakıyor. Yaşama sevincini çoktan teslim etmiş insanların o umursamaz, soğuk öfkesi var üzerinde.

Camlı bölmenin oval boşluğuna eğilirken sağ elimi bankonun üzerine koyuyor, parmak uçlarımı hızlıca tezgaha vururken kurulabilecek en kısa cümleyi geçiriyorum aklımdan.

“Sizin için uygunsa burayı bu gece sabaha kadar kiralamak istiyorum. Benim dışımda bir kişi daha olacak. Lütfen bana içeriyi gezdirebilir misiniz?”

Gözlerini devirip beyhude bir çaba içine girmek istemediğini hissettiriyor. Cebimden çıkardığım bir tomar parayı önüne koyuyorum.

“Bu sadece gezdirmen karşılığında… Beğenirsem fiyatı konuşuruz.”

Devrilen gözler canlanıyor. Parayı alıp ayağa kalkıyor ve küçük gişeden çıkıp önüme düşüyor.

“Bu gece çok kar yağacak Sebahat,” diyorum.

“Adım Sebahat değil bayım, ayrıca hazirandayız,” diye yanıtlıyor sert bir şaşkınlıkla.

“Kamuran olmayan herkes Sebahat’tir Sebahat. Ayrıca bulutlar ayları tanımaz; yağması gereken yağar. Sebahat!”

Tedirgin oluyor ve susuyor.

Dar bir koridordan geniş mekâna geçiyoruz. Kubbedeki yuvarlak pencereler, göbek taşı, duvar dipindeki mermer kurnalar, Osmanlı işi çeşmeler, çini işlemeler…

“Göbek taşının ortasında durup bir şarkı söyler misin küçük hanım?”

Tereddütle gözlerini gözlerime dikiyor. Cebimden bin lira daha çıkarıyorum. Göbek taşına, sahne sırası gelen bir assolist gibi yürüyor.

“Ne söylememi istersiniz?”

La vie en rose. Kamuran’la benim şarkım. Söyleyebilir misin?”

“Ben o şarkıyı bilmiyorum,” diyor göbek taşının ortasından mahcup gözlerle bakarken.

“Sen başla,” diyorum. “Söyleyebileceğinden eminim.”

Kendine hayret ederken bir yandan da Edith Piaf’ın sesiyle kusursuz söylüyor şarkıyı. Tabakamdan filtresiz bir sigara çıkarıp yakıyorum. Dinlerken gözümden süzülen yaşa engel olmuyorum.

Şoföre geç kalmamamız gerektiğini hatırlatıyorum. Kamuran kadehindeki konyaktan bir yudum alırken gülümsüyor.

“İnsanlar bu gece çıldırmışlar Chao!”

Dışarıda şehir ayaklanmış durumda. İnsanlar polisle çatışıyor; gaz bombaları ve plastik mermi sesleri sloganlara karışıyor. İleride bir araba yol ortasında yanıyor, banka şubeleri molotofkokteyllerinin hedefi halinde.

“İnsanlar neden bu kadar gergin Chao?”

“Sabaha doğru her şey bitmiş olacak Kamuran. Güneşli ve temiz bir sabaha uyanacaklar.”

“Peki şu an neden?”

“Çoğu sabah sen de gergin uyanırsın Kamuran. İnsanlar uyandılar.”

“Gece yarısı uyanan insanları seviyorum Chao.”

“Geç uyanan insanları sevmiyorum Kamuran.”

Gülümsüyor. Öyle güzel gülümsüyor ki… İsyan kadar, devrim kadar güzel…

Hamamın kapısına geldiğimizde şoför önce Kamuran’ın kapısını açıyor, sonra benimkini.

“İyi gec…”

Şoför cümlesini tamamlayamadan serseri bir kurşun başına isabet ediyor. Ayaklarımın dibine yığılırken yüzüm kanıyla yıkanıyor. Kamuran gülümsüyor, karşılık veriyorum.

“Seni seviyorum mucizem,” diye sesleniyorum.

Zarif elini öpmem için dudaklarıma doğru uzatıyor. Öpüyorum. Elinin üstünde dudağımdan bulaşan kan lekesi…

Sebahat, küçük bölmesinde cep telefonuyla meşgul. Cama tıklıyorum. Kanlı yüzümü görünce dehşete düşüp bölmesinden çıkıyor.

“Dışarıda durum çok fena bayım! Cep telefonumdan ona bakıy…”

“Hazır mı Sebahat?” diye soruyorum ilgisizce sözünü keserek. Başını sallayarak onaylıyor beni.

“Sabaha kadar Sebahat,” diyorum gözlerinin içine bakarak. “Dışarıda kopan yaygara buraya girmeyecek. Bunu unutma!” Elim yanağını okşuyor. “Az sonra gök gürleyecek ve kar başlayacak. Dışarıdaki kanın üstü örtülecek. Korkma, biz buradayız.”

Başını sallıyor. Cebimden çıkardığım birkaç deste parayı bankonun üzerine bırakıyorum.

Kamuran koridorda adım adım kurtuluyor elbiselerinden. Biçimli, dövmeli sırtı bir panayır yeri; bir çocuğun rüyaları, bir şizofrenin hatıraları, bir ev kadınının hayalleri adeta… Salona girdiğinde bir tanrıçadan farksız.

Altımızda peştemaldan bir yaygı, göbek taşında uzanıyoruz; huzurlu bir yorgunluğun esiriyiz. Gök gürlüyor ve kar başlıyor. Dışarıda patlayan son bombalardan sonra şehir derin bir sessizliğe bürünüyor.

Esrarlı nargileyi çekip onun dudaklarından ciğerlerine üflüyorum. Rakıyı ağzına doldurup benim dudaklarımdan boşaltıyor…

“Neden?” diye soruyor.

“Çünkü,” diyorum, “Tanrı bizi daha erken bir araya getirseydi, bir daha birleşmeyecek kadar büyük ayrılırdık. Bu da seni Kamuran, beni de Chao yapmazdı.”

“Senden ayrı olmanın canımı ne kadar yaktığını bilmiyorsun.”

“Biliyorum, o acıyı her gün çektim.”

“Bu bizim olgunlaşmamız için miydi Chao?”

“Olgunlaştık, biz birbirimize erdik Kamuran.”

“Zamanı geldi mi?”

“Dalımızı kırmadan kopmamızın zamanı geldi. Olgunlaşan meyvenin kesilmesi gerekir ki ağacına zarar vermesin.”

Yaygının altından usturayı çıkarıyorum. Bileklerini uzatıyor. Her ikisinde de damarı ustalıkla bulup yukarıdan aşağıya nazikçe kesiyorum. Sonra da kendi bileklerimi…

Sıcak suyu açıp sıralı kurnaların arasına oturuyor ve kubbedeki pencerelerden yağan iri kar tanelerini izliyoruz.

Şehir ne kadar sessiz… Şarkı söylüyor Kamuran.

Yarın güzel bir gün olacak; doğru budanmış bir ağaç kadar güzel.