
Herkesin insanlığını kaybettiği anlar olabiliyor Zerre. Ben zaman zaman buluyorum. Büründüğüm postun insana benzediği aşikâr; lakin içindeki hayvanın hangisi olduğunu bilmiyorum. Bazen kedi, bazen fare, bazen köpek… Pekâlâ Zerre, hayvanlığımdan bahsetmeyeceğim. Düpedüz insan olduğum bir andan, buraya gelmeden önce olanlardan bahsedeceğim sana.
Cebimdeki yedi yüz dolar huzurlu hissettiriyordu yine de hayallerime iki kutup dairesi kadar uzaktım. Hangi deli hayaliyle kendisi arasına bir dünya sıkıştırır? Yedi yüz doları Türk parasına çevirince epey alkol, esrar, soslar, şekerli içecekler, pahalı kuruyemişler ve tavuk parçaları alabilir, bunları televizyon karşısında tüketebilirdim. Montesquieu’nun iklim ve coğrafyanın insan kültürü üzerindeki tespitlerini diyalektik materyalizmle ilişkilendirebilir; Foucault’nun iktidar analizlerine gömülebilirdim. Foucault, “Sana kendin hakkında dürüst tavsiyelerde bulunan iyi bir hakikat anlatıcısı, senden nefret etmediği gibi seni sevmez de,” derken beni büyülüyordu. Doğruyu söylemenin ilk şartı bana göre de duygusal bir yükümlülük ya da menfaat taşımamaktı. Bu yüzden yalnızca doğrudan tanıdığım bazı canlıları seviyor, bazılarından nefret ediyor, kalanlara karşı ise hiçbir şey hissetmiyordum. “İnsan sevgisi” ya da “hayvan sevgisi” tamlamaları, benim için din ve devletten sonra uydurulmuş en büyük yalanlardı. Sanırım kitap almayı aklımdan geçiriyordum.
Sıcak ve kurak iklimin tembel insanlarının başlattığı savaş, büyük bir göç dalgası yarattı. Asurların torunları hayatlarını bırakıp Anadolu’ya kaçtılar. Can korkusu ve korunma içgüdüsü… Sanırım bu hiçbir şeye benzemiyor Zerre. Hiçbir şeye! İnsanın mesleği, dini, milliyeti ve mülkü, yalnızca o çekirdeği korumak için inşa ettiği kalkanlardır. Çekirdek doğrudan tehdit edildiğinde insanın sokaktaki fareden farkı kalmaz; türünü koruma dürtüsü her şeyin önüne geçer. Oysa mülkiyetle korunacağını sanmanın saçmalığını Rousseau ne güzel özetlemişti: Bir toprak parçasını çitle çevirip “Burası benimdir” diyen ilk aptal, uygar toplumun felaketinin de kurucusu olmuştu. Biri çıkıp o çitleri sökse ve “Meyveler herkesindir, toprak hiç kimsenin!” diye haykırsa, insanlık nice savaştan ve cinayetten kurtulacaktı. Ama olmadı. Kaçaklar şimdi her yerdeler. Anadolu insanının gözünde onursuz ve ucuz iş gücü olarak dolaşıyor; kâğıt topluyor, mendil satıyor, hamallık yapıyor ya da patlak bir botla daha batıya kaçmanın hayalini kuruyorlar.
Saat Kulesi’ne yaklaştığımda, yıkık surların dibinde zayıf, uzun bıyıklı genç bir adam, yanında hâlâ yas eşarbına sarılı esmer, güzel fizikli karısı ve kadının kucağında bebeğiyle karşıma çıkıverdi. Japon turistler, ayazda kalmış aç köpek sürüleri gibi kadraja alacakları bir şeyler arıyorlardı. Aklımdan burayı hızla atlatmak geçiyordu; insanların, kokularının ve kahkahalarının olmadığı insan yapımı ara sokaklara kaçmak… Genç adam buruşuk bir market poşetinden çıkardığı kâğıt mendili uzatıp Sami dilinde bir şeyler söyledi. Durup çaresizliklerini süzdüm. Açlığın kokusu iğrençtir, ter kokusu iğrenç! Evren için bir hiç olduğumuzu asla anlayamayacak olmamızdan korkuyorum Zerre. Bu kadar acıya gerek yoktu. Hiçbir zaman olmadı.
Sol elimle adamın mendil tutan elini aşağı indirirken sağ elimi cebime daldırdım. İkiye katlanmış dolarları çıkardım; üç tane yüzlüğü iskambil kâğıdı gibi adamın yüzüne doğru kaldırıp kadına baktım. Kadın bir adım atıp kocasının arkasına saklandı. Adamın gözünde patlayacak öfke ateşini görmek istiyordum. Gözleri ışıldadı ama öfkeyle değil; sahte bir mahcubiyet maskesinin ardındaki pazarlık arzusuyla. Kadını almam için bir adım yana çekildi. Kadın, ateş saçan gözleriyle kocasına bakarken; adam, kadının kucağındaki çocuğa bakıyordu. İnsanın çekirdeğine ulaşmak için kalan son kabuk da böylece soyuldu. Adam bunu kendisi ve soyunun devamı için yapıyordu. Kurumuş bir yara kabuğu gibi kurtuldu karısından. Parayı verdim. Adam çocuğunu kadının kucağından alırken Saat Kulesi’ni işaret edip bir şeyler söyledi; muhtemelen kadınla işim bittiğinde buluşacakları yeri tarif ediyordu. Gittiler.
Elimde başkasının yarasından soyulmuş bir kabukla baş başa kaldım. Yürürken beni birkaç adım arkamdan takip etti. Konuşmadım, bakmadım; sadece görüş alanımda kalmasına dikkat ettim. Planladığımdan eksik bir alışverişle eve döndük.
Hâlâ parası ödenmiş bir kadınla yatılması gerektiğine inanılan bir dünyada yaşıyoruz. Kadınlar hep nesneydi, hâlâ öyleler. Toplumsal düzen olmasaydı şimdikinden çok daha vahşi muamelelere maruz kalırlardı. Sudan ve topraktan evrilen insanoğlunun çiftleşmeye kutsallık atfetmesi, bu vahşetin temel nedeni. Afrika’da ya da Amazon’un en ilkal kabilelerinde bile seks için ayinler yapılması, cinsellik tabusunun kaynağının kutsal kitaplar olmadığını gösteriyor. Aksine, kutsal kitapların varlık nedenidir seks. İnsanların bir kısmı türün tükenmesi pahasına seksi şeytanlaştırırken, bir kısmı yüceltiyor. Kadın cinsel özgürlüğüne kavuştukça her iki cinsin de dinle bağı kopuyor. Yine de yolumuz uzun.
Kadına soyunmasını işaret ettim. Utana sıkıla soyunurken arkasını dönmeye çalıştı, engelledim. Yüzünü görmek istiyordum. Kocasıyla defalarca seviştiği hâlde onun yanında giyinip soyunmaktan utandırılmış bir kadını, yabancı bir erkeğin önünde soyunmaya ikna etmek zordur. Ama parasını ödemiştim; yapmak zorundaydı. Koyu esmer vücudu bir iki yara izi dışında kusursuzdu. Siyaha yakın bir tene sahip olmak… Yaşadıkları coğrafyadaki ölümlerin çokluğu yüzünden bedenleri doğal bir yas rengine bürünmüştü sanki. Tanrı’nın onlara biçtiği rol buydu. Kara başörtüsü çıkarıldığında altından dökülen simsiyah dümdüz saçlar; siyah eteği ve işlemeli gömleği sıyrıldığında ışıldayan kara turmalin memeleri, vajinası… Yas tutmak için yas renginde dünyaya gelen kadınlar…
Hiçli koltuğuma oturup televizyonu açtım. Bir sigara sarıp yaktım, bir kola açtım. Yanımda mahcup bir şekilde ayakta dikiliyor, kendisini becermemi bekliyordu. Ara ara fısıltıyla bir şeyler söylüyordu ama bunun bir anlamı yoktu. Söylediklerinin zerresini anlamıyordum. Uzun saçlarıyla yüzünü, kollarının üstüyle memelerini, V şeklinde birleştirdiği elleriyle mahrem yerini kapatmaya çalışıyordu. Midesinin içe çöküklüğünü saklayamıyordu. Rahatsız değildim. Biraz sonra ilgilenecektim, önce sigaramı bitirmek istedim.
Kafamın kıvamına geldiğini hissettiğimde kalktım. Aklımın en net çalıştığı anlardaydım. Kadını omuzlarından tutup duvarda asılı televizyonun sağ tarafına yanaştırdım. Çekingen adımlarla bana ayak uydurdu. Geri çekilip baktım, olmadı. Duvar dibine koyduğumda kapının arkasında kayboluyordu. Yerini değiştirmeliydim. Kanepenin arkasına doğru çektim onu. Salonun kapısına gidip oradan baktım. Yeri de kendisi gibi güzeldi. Giyinmesini işaret ettim. Şaşırdı; sevinerek, üzülerek, bozularak şaşırdı. Kadına güzel olduğunu hissettirmenin tek yolu onunla yatmak ya da bunu arzulamak olmamalı! Onu arzulamadığım için bozulması saçmalıktı. Tanımadığım insanlarla seks fikri beni öteden beri rahatsız eder.
Onunla mutfakta bir şeyler yedik. Ben hazırladım, o topladı. Mümkün olduğunca göz göze gelmemeye çalıştı. Ayakkabılarını giydi, evden birlikte çıktık. Saat Kulesi’nin orada kocasıyla yüzleşmek istiyordum. Adamın pişmanlığı da öfkesi de yüzünden okunuyordu. Kucağındaki çocuğun battaniyesi, yumruk yaptığı avucunda buruş buruş olmuştu. Göreceğimi görüp yanlarından ayrılmadan önce adam çocuğu yeniden kadının kucağına tutuşturdu.
Baldırımda aniden bir yanma hissettim. Adam, en yakınındaki o kabuk olmadan üşümüş, üç yüz dolar onu ısıtmaya yetmemişti. Muhtemelen yalnızlığın ağırlığıyla beni suçlamıştı. Bıçağı bacağımdan çıkarırken adamın delirmiş gözlerini gördüm. Karısıyla aramda ne yaşandığından asla emin olamayacak olmanın getirdiği bir delirme… Bacağım iyileşecek Zerre, ama onun şüphesi bir gün kafatasını çatlatacak.
Korkak ve umursamaz insanların tuhaf bakışları arasında kanayarak buraya, senin yanına geldim. Artık karar verdim: Abanozdan benim için yonttuğun o “Mahcup Kadın” heykelini kanepenin arkasına koyacağım. Salonumda en güzel orada duracak.
Bu yarayı dikebilir misin Zerre?