
Mahallenin gençleri Şükrü Bakkal’ın önünde toplanmış, bir ucu Adnan’ın elinde olan ipe bakıyor; diğer ucuna kuyruğu bağlı lağım faresinin başarısız kaçma girişimleriyle eğleniyorlardı. Fare sağa kaçıyor olmuyor, sola gidiyor olmuyor, insanların ayaklarının altına hamle ettiğinde gençler heyecanla yerlerinde sıçrıyordu. Adnan ise kahkahayı basıp ipi geriye çekiyordu.
Önemli bir şey yoktu. Olmazdı. Suna Abla bakkalda başımı okşayıp “Şükrü Abi, bu yakışıklıya bir bisküvi versene” diyerek küçük ruhumu mest ettikten bir hafta sonra boğulmuştu. Sevdiği adam onu kurtarmamış ya da kurtaramamıştı. Sevdiği adam evliydi; Suna Abla’nın cenazesine de gelmemiş ya da gelememişti. Onun yerine dedikodusu gelmişti.
“Allah taksiratını affetsin!” demişti annem. “Amin!” demişti Emine, Mevlüde, Badem ve Kaymak Yengeler…
Ben iplere perde yapılmış çarşafların arkasından yükselen suyun buharını görmüştüm. Bir de kadınların gölgelerini. Yıkıyorlardı Suna Abla’yı. Güzel kadındı.
Dedikodunun olay esnasında ve hemen akabinde yapıldığı, herhangi bir konunun uzatılmadığı, uzatılırsa da “Eeehhh… bu konu sıktı don lastiği gibi!” uyarısıyla kapatıldığı bir mahalleydi. Önemsiz şeyler hep olurdu nihayetinde.
“Şükrü Abi, bir Elvan açsana!” diye seslendi Adnan.
Bakkalın içinden yayılan serin “Fıssss…” sesini hepimiz duyduk.
Şükrü Abi başparmağıyla gazının kaçmasını önlediği şişenin dibini göbeğine dayayıp dışarı çıktı. Fareye dikkat ederek gazozu Adnan’ın eline tutuşturup seyrenceye katıldı.
Üstünde konuşulacak bir şey değildi bu. İpler Adnan’ın elindeydi. Belki de ilk defaydı ve o da bunun keyfini olabildiğince sürmek istiyordu, belli ki.
Ömer Abi’yi güvercin hırsızlığından içeri tıkmışlardı. Türkan babaanne, pazar çantasının içine doldurduklarıyla kalabalığın arkasından sessizce cezaevinin yolunu tutmuştu. Geçerken bana dolu dolu gülümsedi. Onunla kadınlar hamamına gitmiştim bir kez. Buharla yumuşamış bisküvi yemiş, bir daha hiçbir bisküviden o tadı alamamıştım. Belki beyaz sabun, belki de beyaz kadın kokusunun eksikliği… Bilmiyorum.
“Sen oku da mühendis ol koca kafalı oğlum,” dedi yanağımı okşarken. Etiyopya göçmeniydi. Vaktiyle gelmişlerdi. Siyahıydı mahallenin; korkmuyor, tedirgin oluyordum ondan. Rengi yüzünden değil, kısa kıvırcık saçları yüzünden. Aslında ondan da değil… “Arap saçı” teriminin korkunç bir şey olduğunu sanmamdan. Korkunç bir şey değildi aslında. Karışıklıktı. Bütün toplum gibi bir karışıklık… Tahammül de şikâyet de edilebilir bir karmaşa.
Olta karıştığında denize atardık. Misina orada çözülürdü kendi kendine. Sihir gibi bir şeydi bu. Yıllar sonra Maya’yla yollarımızı ayırmadan önce konuştuğumuz önemsiz şeylerden biri de bu karmaşa olmuştu.
“İlişkimizi denize atalım, deniz çözmenin bir yolunu bulur,” demiştim ona. Zaman denizine attık, çözüldü. Ayrışmak bazen çözülmektir; karışıklıksa bir arada kalmanın yegâne şartı.
Adnan Abi bitirdiği şişeyi evinin sarı bahçe duvarının dibine bıraktı. Arkasındaki beyaz bahçe kapısında babası Lütfü Dayı belirdi. Lütfü Dayı ayakkabıcıydı ve yapıştırıcı solüsyona “sülüksiyon” derdi. Sözcüğü ilk kez ondan duyduğum için yıllarca ben de öyle telaffuz etmiştim. Büyüklere her zaman güven olmuyor.
Babasının cılız bakışları Adnan Abi üzerinde yüksek bir etki yapmış olmalı ki bu önemsiz gösteriyi sonlandırmaya karar verdi. İpi savurarak kuyruğundan bağlı fareyi sarı duvara defaatle çarpmaya başladı. Farenin cılız sesini hepimiz duyabiliyorduk. Sarı duvar kanıyordu. Ses kesildiğinde anladılar ki gösteri bitmişti. Şükrü Abi duvarın dibinden Elvan şişesini alıp bakkala girdi, gençler dağıldı. Adnan Abi babasının arkasından bahçe kapısını geçip kayboldu.
Sahnede tek başıma kalmıştım. Fare leşinin yanına yaklaştım. Duvarın dibinde öylece yatıyordu. Mahalledeki çocuklardan hayvan leşlerine üç kez tükürmeyi öğrenmiştim.
Önemsiz bir detay: Tükürmedim.