
Kızarmış ekmeğimi kemirirken zihnim ülke gündemine kayıtsız; sadece neler olduğundan geri kalmamak adına okuduğum birkaç haberle meşgul. Saat sekiz buçuk. Hazırlanıp evden çıkmalıyım. Fincanda beklemekten iyice soğumuş kahvemi kafama dikip üstümü değiştirmek için odama döndüm. Kedim Ocir, kenarını kaldırıp içine girdiği çarşafın altından gereksiz bir merakla giyinmemi izlerken Ayma Dağları’ndan esen serin rüzgâr odanın perdesini havalandırdı. Eğer pencerelerinin arkasına saklanmış meraklı komşularım varsa, beni çırılçıplak görüp yeri geldiğinde dedikodunun arasına sıkıştırmak için harika bir fırsat da yakalamış olabilirler.
“Ayol koskoca adam, her yerinde yazılar, resimler var.”
“Ay konumuz bu mu Gevez Hanım; adam cam çerçeve açık, bütün mahalleye naklen yayın yapıyor!”
Ocir’in su ve mama kaplarını göz ucuyla kontrol ettikten sonra, evden çıkmadan önce suyunu tamamladım. Şehrin sesine tahammül edemediğim için kulaklıklarımı taktım ve beş yıldır değiştirmediğim müzik listemi açtım.
Dokuzuncu Cadde’den Palmiye Caddesi’ne gitmek için Çatlakkapı’ya döndüm. Öğlen veya akşam yenecek yemeklerin hazırlığı yapılan dairelerden şimdiden kavrulmuş soğan kokusu sokağa taşıyor. Sık karşılaştığım bir fahişe Nogal Otel’den sabah için çok da uygun sayılmayabilecek bir kıyafetle Çatlakkapı’nın kayrak taşlarıyla döşeli, yürürken birçok ortopedik sorun yaratma potansiyeline sahip sokağına kendini atıyor. Uyuşturucu veya alkolden büyümüş gözbebeklerini yakan sıcak sonbahar güneşini kesmek için beyaz, uzun parmaklı ellerini gözlerine siper ediyor.
Uzun parmaklı kadınlar ya piyanist ya ressam olmalı diye düşünmüşümdür hep. Genelde resme yetenekli eski sevgililerime dayalı bir gözlemden öte bir şey değil. Uzun parmaklıysa ressamdır, ressamsa kırılgandır, kırılgansa kolay manipüle olabilir; kolay manipüle olabiliyorlarsa da benimle olabilirler. Müziğe yetenekli olanlardansa özellikle uzak durmayı tercih ederim. Onlar sanatın dahileri oldukları için sahip oldukları yüksek rasyonalite, müzisyen kadınları benim için kolay av olmaktan kurtarıyor. Ah notalar…
Palmiye Caddesi’ne döndüğümde kulaklığıma hapsolmuş Nancy Sinatra, Bang Bang’i söylüyordu. Yolun karşısındaki kaldırımda bisikletini son derece acemi bir şekilde süren, kabarık saçlarını at kuyruğu yapmış kadını yıllardır neredeyse her gün görüyorum. İşine giden hemen herkesin sureti tanıdık. İşçiler, işverenler, işsizler, sabah olmasına rağmen yatmaya devam ettikleri banklarda uyuyan evsizler, mağaza önlerinde bekleyen kediler, beslenmekten patlamak üzere olan politikacılar gibi görünen köpekler…
Yolun ilerisinden gelen havlamalar Palmiye Caddesi’ne yeni bir köpeğin düştüğünün habercisi. Eskiler yenilerden hoşlanmıyor, şişkin göbeklerine karşın ne mamalarını ne de alanlarını paylaşmaya yanaşmıyor olmalılar ki bol havlamalı bir hengâme Nancy’nin güzel sesini çiğneyerek kulaklarıma sızıyor. Mevzunun tam da tahmin ettiğim gibi karşı kaldırımda olduğunu sonunda gözlerimle de gördüm. Bu curcunayı, havlamalardan rahatsız olarak uyanan evsizler, frapan giysileri içinde akşamdan kalan fahişeler, burjuva ve lümpen proletarya sınıfı da fark edip izlemeye koyuldu. Az sonra muhitin yenisi olan köpek, karşı kaldırımdaki kadının yanından havlayarak kaçarken bisikletin dengesinin bozulmesine neden oldu. Panikleyen kadın, yabancı köpeği kovalayan diğer sürü yüzünden kontrolü tamamen kaybedip bisikletinden düşerken kaldırımla kaldırımın arkasında kalan kafenin sınırını çizen parapete başını çarptı.
Bang Bang, he shot me down
Bang Bang, I hit the ground
Bang Bang, that awful sound
Yerde seğirdiğini görebiliyorduk. Bulunduğumuz kaldırımdan karşıya geçerken arada gelen arabalara hepimiz dikkat ediyoruz. Kabarık kıvırcık saçlarının altında göllenen kan… Acı içinde seğiren, çiçek bozuğu, sürülmüş tarlamsı, tabak gibi suratı. Saate baktım, vaktim azalıyor, işe gitmem gerek. Her sabah gördüğüm kara kuru işçi kadın ambulansı ararken çevredeki birkaç kişi yerde yatan kadını videoya aldı. Köpeklerden biri patilerini devrilmiş bisikletin selesine dayamış olan biteni izliyordu.
Olay yerinden ayrıldım, hava bulutlanıyordu. Meteorologların tahminlerini çöpe çeviren sonbaharı yaza tercih etsem de yine de kışın stabil soğuğunun yanında son derece düzensiz ve gereksiz bir mevsim.
İşyerini açtım, tekliflerim ve siparişlerimle ilgilenirken patron geldi. Nezaketen de olsa günaydınlaşmadık. Uzun yılların verdiği bıkkınlık ve nefrete sahiptik ikimiz de. Birçok evli çiftin ne hissettiğini patronumla aramızdaki ilişkiden biliyordum. Şahsi statükomuzu korumak için ikimiz de nefret ettiğimiz bu kurumu ayakta tutmak zorundaydık. Odasına gitti, aradan bir süre geçtikten sonra o gün işe gelmeyen Asurya’nın dahili telefonu çaldı. Patron onu arıyordu. Az sonra alüminyum çerçeveli kapısının açıldığını duydum, Asurya’nın masasına baktı, göremedi. Yanıma geldi.
“Asurya nerede?”
Başımda dikilmiş bir yanıt bekliyor. İstediği yanıtı mutlaka vereceğim. Sosyal protokol bunu gerektiriyor fakat içimden herhangi bir yanıt vermek gelmiyor. Nedense bu gereksiz merakın neden olduğu gereksiz sohbetin sonunda yorulacakmışım gibi geliyor. Oysa çok daha önemli şeyler oluyor hayatta; mesela yağmur başladı dışarıda. Böyle havalarda salyangozlara özellikle dikkat etmek gerekir; sert kabukları insan ağırlığına ve dikkatsizliğine dayanacak bir zırh oluşturmaz. Bu yüzden kırılgan bir hayata sahiplerdir. Güneş çıktığında ise nemli bölgelere kolay ulaşamazlarsa kuruyarak ölürler. Hangisi daha kötü bilmiyorum. Bunun için varsa bir sonraki hayatı salyangoz olarak geçirmek gerekebilir.
“Hastanede olmalı.”
“Nesi var?”
“Sabah işe gelirken bisikletten düştü ve başını vurdu, durumu pek iyi görünmüyordu.”
Öfkeden deliye dönmek üzere bir şekilde yükseldi ve bağırarak sordu: “Sen neden onunla kalmadın? Neden beni aramadın? Hangi hastanede?”
“Evden çıkma amacım işe gelmekti ve geldim. Onun da amacı buydu, o başaramadı. Bunda sinirlenecek bir şey yok. Ayrıca uyuyor olabilirdiniz, arayıp uyandırmak için yeteri kadar önemli görünmedi.”
Ellerini bir şey söyleyecekmiş gibi havaya kaldırdı, geri indirdi, sonra tekrar kaldırdı, bir süre tuttu ve yine bir şey söylemeden indirdi. Sanki ipli bir kuklaydı ve kuklacısı kollarını indirip kaldırıyordu. Yanımdan öfkeyle ayrıldı.
Hangi hastanede olduğunu öğrendi, Asurya komadaydı. O hastaneye giderken ben işyerini kapadım. Kulaklığımı taktım. Yağmurda zıplayarak oynayan beş yaşlarındaki çocuğu salyangozlara dikkat etmesi konusunda uyardıktan sonra yola devam ettim. Nina Simone tüm hücrelerimi sarsarak Sinnerman’ı söylüyor.
“Ah Nina… Sen bu dünyadan geçmiş bir meleksin.”
Oh, sinnerman, where you gonna run to?
Sinnerman, where you gonna run to?
All on that day